Karanlık Mod
14-01-2026
Logo
Ayrıntılı Tefsir – Nas Suresi –1-6 Ayetlerin Tefsiri – Allah’a Sığınmak ve Şeytanların Vesveseleri
   
 
 
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla  
 
Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selam dürüst ve sözünün eri olan Rasulullah (s.a.v)’e olsun. Allahım senin öğrettiklerin dışında bir bilgimiz yoktur, sen alim ve hakimsin. Bize faydalanacağımız ilmi öğret, öğrendiklerimizden de faydalanmayı nasip et, ilmimizi arttır. Bize hakkı hak olarak göster ve ona itaat etmeyle bizi rızıklandır, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmayı nasip eyle. Bizi sözü işitip en güzel şekilde itaat edenlerden eyle. Ve bizi rahmetinle salih kullarınla beraber cennetine ulaştır.


Rasulullah (s.a.v.)’in defalarca okumamızı tavsiye ettiği Muavvizeteyn (Felak ve Nas) Sureleri:

Mümin kardeşlerim, bugünkü konumuz Kuran’ı Kerim’deki son sure olan Nas Suresi’dir. Nas ve Felak Sureleri Rasulullah (s.a.v.)’in defalarca okumamızı tavsiye ettiği, Muavvizeteyn sureleri olarak adlandırılan surelerdir. 
Bir önceki derste Felak Suresi’nde ayetler, insanın bir düşmandan korktuğunda, yaklaşan bir tehlikeden, bir felaketten, kötü insanlardan korunmak için Felak’ın Rabbine sığınmasına işaret ediyordu. Felak kâinat demekti. Bugünkü ayetler de önceki surede yer alanlara ek olarak farklı yönlendirmeler barındırmaktadır.
Rasulullah (s.a.v.)’in görülen bazı mükemmel özellikleri vardır; Sağduyusu, sınırsız hoşgörüsü ve cesareti gibi:

(( أنا النبي لا كذِب، أنا ابن عبد المطَلِّب )) 

[ صحيح مسلم ] 

 “Ben peygamberim bunda hiçbir yalan yoktur, Ve ben Abdulmuttalib’in oğluyum.”  

[ Müslim ] 

O’nun şefkati, merhameti, hayvanlara olan ilgisi, insanlara olan şefkati, sağduyusu, -nasıl başarılı bir baba, iyi bir eş, başarılı bir komutan, iyi bir siyasetçi, müminler için iyi bir fert olunur- merhametten ilme, hikmete, yumuşak huyluluğa, tevazuya, ayırt etme yeteneğine, zekaya, güçlü sezgiye, kalp temizliğine, keskin kavrayışa, sağduyuya kadar, Rasulullah (s.a.v.) bu özelliklerin hepsini nasıl bir arada toplayabildi! Ki Yüce Allah O’nu benzersiz bir şekilde tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:

﴾ وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ(4) ﴿ 

[ سورة القلم ] 

 “Sen yüce bir ahlak üzeresin.”  

[ Kalem Suresi: 4 ] 

Allah Teala Rasulullah (s.a.v.)’in hayatı dışında hiçbir peygamberin hayatı üzerine yemin etmemiştir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

﴾ لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ(72) ﴿ 

[ سورة الحجر ] 

 “Senin hayatına and olsun ki, onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı”  

[ Hicr Suresi: 72 ] 


Allah Teala’ya sığınmak her türlü erdemin sebebidir:


Rabbimiz Azze ve Celle Rasulullah (s.a.v.)’e ancak şöyle hitap ediyordu:

﴾ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِىُّ قُل لِّأَزْوَٰجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَآءِ ٱلْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَٰبِيبِهِنَّ ۚ ذَٰلِكَ أَدْنَىٰٓ أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ ۗ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا(59) ﴿ 

[ سورة الأحزاب ] 

 “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.” 

[ Ahzap Suresi: 59 ] 

﴾ يَٰٓأَيُّهَا ٱلرَّسُولُ بَلِّغْ مَآ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ ۖ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۥ ۚ وَٱللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ ٱلنَّاسِ ۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهْدِى ٱلْقَوْمَ ٱلْكَٰفِرِينَ(67) ﴿ 

[ سورة المائدة ] 

 “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”  

[ Maide Suresi: 67 ] 

Allah Teala’nın kitabı Kuran’da Rasulullah (s.a.v.)’in yüceliğini destekleyen büyük deliller vardır. Biri şöyle sorabilir: “Bu azamet, bu yücelik nereden geliyor? Bu yüce ahlak nereden geliyor? Bu yumuşak huyluluk, bu yiğitlik, merhamet, bilgelik ve tevazu nereden geliyor? Ey Allah’ın Resulü bu nasıl bir edeptir? Cevap ise şu ayettir:

﴾ قُلۡ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ (1) ﴿ 

[ سورة الناس ] 

“De ki, insanların Rabbine sığınırım.”  

[ Nas Suresi: 1 ] 

Ben böyleyim çünkü insanların Rabbine sığındım. Diğer bir anlamı daha vardır. Bu yüce ahlak, bu parlak şahsiyet, bu mükemmel akıl, bu övülen meziyetler, Efendimizin Allah Teala ile kurduğu bağın ve sığınmanın sonucunda oluşmuş olan özelliklerdir. “Sığınırım” kelimesi mudari (şimdiki ve geniş zaman) kalıbıyla gelmiştir. Mazi (geçmiş) ve masdar (mastar) hali de “sığındı” ve “sığınmak (İstiaze)” şeklindedir. Allah Teala’ya sığınmak her türlü erdemin sebebidir. 
Şimdi görüyorsunuz ki bu tasvir Rasulullah (s.a.v.)’in bir vasfından Allah Teala’ya giden doğru yola evrilmiştir. Bu sözleri duyan herkes yüce bir ahlaka, Allah katında övülen bir makama, ebedi saadete ulaşmak, hilm sahibi, cömert, mütevazi, cesur, gözü pek, onurlu, hikmet sahibi, zeki ve anlayışlı olmak istiyorsa bunun yolu Allah Teala ile bağ kurmaktır. Ve Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “De ki, insanların Rabbine sığınırım.” 
Bu yüzden şaşırmayın:

(( أدَّبني ربي فأحْسن تأديبي )) 

[ ضعيف الجامع ] 

 “Rabbim beni terbiye etti de ne güzel terbiye etti.” 

[ Cami’de zayıf olarak rivayet edilmiştir ] 


Allah Teala’nın kitabı Kuran’da Rasulullah (s.a.v.)’in yüceliğini açıklayan büyük deliller vardır:


Bir önceki surede ayetler şu temele dayanıyordu: Eğer kötü bir varlıktan korkarsanız size bir felaket ya da bir hayalet görünürse, ölümcül bir hastalıktan ya da bir mikroptan, güçlü bir düşmandan veya bunlara benzer şeylerden korkarsanız deyin ki:

﴾ قُلۡ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلۡفَلَقِ (1) ﴿ 

[ سورة الفلق ] 

 De ki, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.” 

[ Felak Suresi: 1 ] 

Günümüzde bu mükemmellik, bu yüce ahlak, bu yüce makam, bu yüksek statü tarif edilemez bir mutluluktur.

(( لَو أنَّكم تَكونونَ على كلِّ حالٍ على الحالِ الَّتي أنتُمْ عليها عندي، لصافحتْكمُ الملائِكَةُ بأَكُفِّهِم، ولزارتْكُم في بيوتِكُم )) 

[ أخرجه الترمذي ] 

 “Eğer her zaman benim şu halim gibi olsaydınız, melekler sizinle musafaha eder, sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi.” 

[ Tirmizi ] 

Hangimiz Rasulullah (s.a.v.)’in ahlakından etkilenmez ki? Kim samimi bir şekilde Mescid-i Nebevi ’ye gidip, odasının önünde durup da ağlamaz? Sizi oraya götüren neydi de, bin dört yüz yıl sonra odasının önünde ağlıyorsunuz? Bu nasıl bir insandır? Değil mi ki O yüce bir ahlak üzeredir. O (s.a.v.)’in merhameti tüm ümmetini kuşatmamış mıdır? Çünkü O, bu ümmetin peygamberi değil midir? O (s.a.v.) sözlerini her zaman davranışlarıyla desteklemiştir, değil mi? Bazı durumlar bile bunu görmeye yeterdi. Bedir Savaşı’nda develerin sayısı üç yüzdü ve binden fazla asker vardı. Peki çözüm neydi? Ordu komutanı olan Efendimiz şöyle buyurdu: “Üç kişi sırayla bir deveye binelim. Ben, Ali ve Ebu Lubabe bir deveye bineceğiz.” Yürüme sırası Rasulullah (s.a.v.)’e geldiğinde iki ashabı ona “Ya Resulallah, sen devede kalmaya devam et” dediler. Rasulullah (s.a.v.), bu ümmetin efendisi, ordunun komutanı, o topluluğun başı olan Efendimiz binlerce kez tekrarlasam bile doymayacağım şu sözleri söyledi: “Ne ben ecir almaya sizden daha az muhtacım, ne de siz yürüme konusunda benden daha güçlüsünüz.”

(( كنَّا يومَ بَدرٍ كلُّ ثلاثةٍ على بَعيرٍ، كان أبو لُبابةَ وعليُّ بنُ أبي طالبٍ زَمِيلَيْ رسولِ اللهِ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، قال: وكانتْ عُقْبةُ رسولِ اللهِ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، قال: فقالا نحن نَمشي عنك، فقال: ما أنتما بأقْوَى منِّي، ولا أنا بأغْنَى عن الأَجرِ منكما! )) 

[ تخريج المسند لشعيب ] 

 Bedir günü, bir devede üç kişiydik. Ebu Lubabe ve Ali b. Ebi Talib, Allah'ın Resulü'nün (s.a.v.) sahabeleriydi. Ebu Lubabe şöyle diyor: "Sıra Allah'ın Resul’ündeydi (s.a.v.)." Dediler ki: "Biz senin yerine yürüyeceğiz." O da buyurdu ki: “Ne ben ecir almaya sizden daha az muhtacım, ne de siz yürüme konusunda benden daha güçlüsünüz.”

[ Şuayb’ın Müsned’inden nakledilmiştir ] 

Allah Teala “Muhakkak ki sen, yüce bir ahlak üzeresin”  buyuruyor. Bu nasıl bir mütevazilik? Mekke’ye Allah Teala’ya karşı tevazudan boynu eğilmiş olarak giriyor. 

Rasulullah (s.a.v.)’in Eşleri ve Ashabına karşı ahlakı:


Ensarın kendisine içlerinde kırgın olduğu bildirilmişti.

(( عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: لَمَّا أَعْطَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا أَعْطَى مِنْ تِلْكَ الْعَطَايَا فِي قُرَيْشٍ وَقَبَائِلِ الْعَرَبِ وَلَمْ يَكُنْ فِي الْأَنْصَارِ مِنْهَا شَيْءٌ وَجَدَ هَذَا الْحَيُّ مِنْ الْأَنْصَارِ فِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى كَثُرَتْ فِيهِمْ الْقَالَةُ حَتَّى قَالَ قَائِلُهُمْ: لَقِيَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَوْمَهُ، فَدَخَلَ عَلَيْهِ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ هَذَا الْحَيَّ قَدْ وَجَدُوا عَلَيْكَ فِي أَنْفُسِهِمْ لِمَا صَنَعْتَ فِي هَذَا الْفَيْءِ الَّذِي أَصَبْتَ قَسَمْتَ فِي قَوْمِكَ وَأَعْطَيْتَ عَطَايَا عِظَاماً فِي قَبَائِلِ الْعَرَبِ وَلَمْ يَكُنْ فِي هَذَا الْحَيِّ مِنْ الْأَنْصَارِ شَيْءٌ، قَالَ: فَأَيْنَ أَنْتَ مِنْ ذَلِكَ يَا سَعْدُ؟ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَنَا إِلَّا امْرُؤٌ مِنْ قَوْمِي، قَالَ: فَاجْمَعْ لِي قَوْمَكَ فِي هَذِهِ الْحَظِيرَةِ، قَالَ: فَخَرَجَ سَعْدٌ فَجَمَعَ النَّاسَ فِي تِلْكَ الْحَظِيرَةِ قَالَ: فَجَاءَ رِجَالٌ مِنْ الْمُهَاجِرِينَ فَتَرَكَهُمْ فَدَخَلُوا وَجَاءَ آخَرُونَ فَرَدَّهُمْ فَلَمَّا اجْتَمَعُوا أَتَاهُ سَعْدٌ فَقَالَ: قَدْ اجْتَمَعَ لَكَ هَذَا الْحَيُّ مِنْ الْأَنْصَارِ، قَالَ: فَأَتَاهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِالَّذِي هُوَ لَهُ أَهْلٌ ثُمَّ قَالَ: يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ مَقَالَةٌ بَلَغَتْنِي عَنْكُمْ وَجِدَةٌ وَجَدْتُمُوهَا فِي أَنْفُسِكُمْ أَلَمْ آتِكُمْ ضُلَّالاً فَهَدَاكُمْ اللَّهُ وَعَالَةً فَأَغْنَاكُمْ اللَّهُ وَأَعْدَاءً فَأَلَّفَ اللَّهُ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ، قَالُوا: بَلْ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمَنُّ وَأَفْضَلُ، قَالَ: أَلَا تُجِيبُونَنِي يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ؟ قَالُوا: وَبِمَاذَا نُجِيبُكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَلِلَّهِ وَلِرَسُولِهِ الْمَنُّ وَالْفَضْلُ؟ قَالَ: أَمَا وَاللَّهِ لَوْ شِئْتُمْ لَقُلْتُمْ فَلَصَدَقْتُمْ وَصُدِّقْتُمْ –تكلم ما في نفوسهم- أَتَيْتَنَا مُكَذَّباً فَصَدَّقْنَاكَ وَمَخْذُولاً فَنَصَرْنَاكَ وَطَرِيداً فَآوَيْنَاكَ وَعَائِلاً فَأَغْنَيْنَاكَ أَوَجَدْتُمْ فِي أَنْفُسِكُمْ يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ فِي لُعَاعَةٍ مِنْ الدُّنْيَا تَأَلَّفْتُ بِهَا قَوْماً لِيُسْلِمُوا وَوَكَلْتُكُمْ إِلَى إِسْلَامِكُمْ أَفَلَا تَرْضَوْنَ يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ أَنْ يَذْهَبَ النَّاسُ بِالشَّاةِ وَالْبَعِيرِ وَتَرْجِعُونَ بِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي رِحَالِكُمْ فَوَ الَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْلَا الْهِجْرَةُ لَكُنْتُ امْرَأً مِنْ الْأَنْصَارِ وَلَوْ سَلَكَ النَّاسُ شِعْباً وَسَلَكَتْ الْأَنْصَارُ شِعْباً لَسَلَكْتُ شِعْبَ الْأَنْصَارِ اللَّهُمَّ ارْحَمْ الْأَنْصَارَ وَأَبْنَاءَ الْأَنْصَارِ وَأَبْنَاءَ أَبْنَاءِ الْأَنْصَارِ، قَالَ: فَبَكَى الْقَوْمُ حَتَّى أَخْضَلُوا لِحَاهُمْ وَقَالُوا: رَضِينَا بِرَسُولِ اللَّهِ قِسْماً وَحَظّاً ثُمَّ انْصَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتَفَرَّقْنَا )) 

[ أحمد عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ] 

 Ebu Said el-Hudri şöyle rivayet ediyor: Rasulullah (s.a.v.) ganimetleri Kureyş ve diğer Arap kabilelerine dağıttığı zaman Ensar’a hiçbir şey kalmamıştı. Bunun üzerine Ensar içlerinde bir kızgınlık hissettiler. Öyle ki aralarında söylentiler başladı: ‘Rasulullah (s.a.v) kendi kavmiyle görüştü.’ Bunun üzerine Sad b. Ubade Efendimize gelerek şöyle dedi: “Ya Resulallah, yaptığın bu uygulamadan dolayı kavmimde bir kızgınlık oluştu. Sen kendi kavmine büyük ganimetler verdin ama Ensar’a bir şey kalmadı.” Efendimiz “Peki, sen bu konunun neresindesin ey Said?” diye sordu. O da “Ben de onlardan biriyim ya Resulallah” dedi. Efendimiz de ona “kavmini şu avluda topla.” Buyurdu. Sad çıktı ve insanları avluda topladı. Muhacirlerden de gelenler oldu, bazılarını içeri aldı, bazılarını almadı. Toplandıkları zaman Sad geldi ve dedi ki: “Bu Ensar topluluğu sizin için toplandı.” Rasulullah (s.a.v.) geldi, Allah’a hamd-ü senalar etti ve şöyle buyurdu: ““Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: “Ey Ensar topluluğu! Sözleriniz ve içinizde beslediğiniz duygularınız -kırgınlığınız- bana ulaştı. Ganimeti size vermediğimi söylüyormuşsunuz. Ey Ensar topluluğu! “Keşke sorularıma şöyle cevap verseydiniz daha doğru söylemiş ve tarafımdan daha da doğrulanmış olurdunuz: “Evet, sen yalanlanmış olarak bize geldin, biz seni tasdik ettik. Terk edilmiş ve yalnız bırakılmış olarak geldin, biz sana yardım ettik ve koruduk. Yurdundan, yuvandan kovulmuş olarak geldin, biz seni evimize aldık, barındırdık. Sen yoksuldun, biz seni malımıza ortak yaptık.” – Efendimiz (s.a.v.), Ensar’ın kendisine olan iyiliklerini gücünün zirvesindeyken zikretti.– Ey Ensar Topluluğu! Siz dalalet içinde iken ben size gelmedim mi? Allah Teâlâ benim vasıtamla sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakir iken Allah Teâlâ benimle sizi zenginleştirmedi mi? Sizler birbirinizin düşmanı iken Allah Teâlâ benimle kalplerinizi birleştirmedi mi?” Şöyle cevap verdiler: “Evet, Allah ve Resulü’nün üzerimizdeki lütfu bundan da çoktur.” “Ey Ensar topluluğu! Değersiz dünya malını, kalplerini yumuşatıp Müslüman olmaları için, size değil de başkalarına verdiğim için mi bana kırıldınız! Sizin Müslümanlığınıza, güçlü imanınıza güvendiğim için mi?! Ey Ensar topluluğu! Diğer insanlar, aldıkları koyun ve develerle çekip giderken, siz Resulullah ile birlikte yurdunuza dönüyorsunuz. Buna mı razı değilsiniz?” Ensar ağlamaya başladı. Öyle ağladılar ki sakalları ıslandı ve “Biz pay olarak, Allah Resulü’ne gönülden razı olduk!” diye haykırdılar.” 

[ Ahmed b. Hanbel Ebu Said el-Hudri’den nakletmiştir ] 

Ne kadar hikmetli bir tavır! Kalplerini nasıl da yumuşattı, onları nasıl bir araya topladı, nasıl kalplerindeki acıyı dindirdi ve nasıl onları razı edip ikramda bulundu! Bu nasıl bir ahlaktır! Bu aynı zamanda Efendimizi tertemiz eşlerine ve ashabına karşı da uyguladığı bir muamele idi. Sahabilerin hepsi O’na en yakın kişi olduğunu düşünüyordu. Ashabının kıymetini çok iyi bilirdi. Ve onlara derdi ki:

(( لقد جمعَ لي رسولُ اللهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ يومَ أُحدٍ أبويه فقال: ارمِ سعدٌ فِداك أبي وأُمِّي )) 

[ صحيح ابن ماجه ] 

“Ey Sa'd ok at, babam anam sana feda olsun. “Efendimiz Uhud günü ana ve babasını bir arada benim için zikretti.” 

Yanlarına girdiği zaman da şöyle buyururdu:

(( أَقْبَلَ سَعْدٌ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: هَذَا خَالِي فَلْيُرِنِي امْرُؤٌ خَالَهُ )) 

[ الترمذي عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ ] 

“Sad Nebi (s.a.v)’e doğru ilerlerken Nebi (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bu, benim dayımdır. Kimin böyle bir dayısı varsa bana göstersin.”  

[ Tirmizi Cabir b. Abdullah’tan nakletmiştir ] 

Yine birine şöyle buyurmuştu:

(( يا مُعاذُ، واللَّهِ إنِّي لأحبُّكَ )) 

[ صحيح أبي داود ] 

 “Ey Muaz, vallahi seni seviyorum.” 

[ Ebu Davud ] 

Hz. Ebu Bekir hakkında da şöyle buyurmuştu:

(( إنَّ أمَنَّ الناسِ عليَّ في مالِهِ وصُحبَتِه أبُو بكرٍ، ولوْ كُنتُ مُتَّخِذًا خليلًا لاتَّخذْتُ أبا بَكرٍ خليلًا، ولكِنْ أُخوَّةُ الإسلامِ لا يَبقيَنَّ في المسجِدِ خَوْخَةٌ إلَّا خوْخَةُ أبِي بكرٍ )) 

[ صحيح الجامع ] 

“Mal ve arkadaşlık bakımından insanların en güveniliri Ebu Bekir’dir. Ben dost dinecek olsam mutlaka Ebû Bekir'i dost edinirdim. Ne var ki, İslâm kardeşliği ve sevgisi bundan daha üstündür. Mescide açık bütün kapılar kapatılsın. Sadece Ebu Bekir'in kapısı kalsın!” 

[ Cami ] 

Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir hariç herkesi İslam’a çağırırken sendeleme yaşamıştır.  Yeryüzünde peygamberlerden sonra Hz. Ebu Bekir’den daha üstün bir kimse yoktur. O Efendimize asla kötü bir şey yapmadı, Efendimiz de onun değerini çok iyi biliyordu. 

Rasulullah (s.a.v.) her sahabinin hakkını vermiş ve son derece doğru ve yerinde bir şekilde nitelemiştir. Bu da onun ahlakının yüceliğindendir:


Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

(( والَّذي نَفْسِي بيَدِهِ، ما لَقِيَكَ الشَّيْطانُ قَطُّ سالِكًا فَجًّا إلَّا سَلَكَ فَجًّا غيرَ فَجِّكَ )) 

[ صحيح البخاري ] 

"Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, şeytan seninle bir yolda karşılaşacak olsa, kesinlikle o yolunu değiştirir, senin tuttuğun yoldan başka bir yola girer." 

[ Buhari ] 

Yani onda bir korku oluşur. Hz. Osman’a gelince:

(( عن عَائِشَةَ قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُضْطَجِعاً فِي بَيْتِي كَاشِفاً عَنْ فَخِذَيْهِ أَوْ سَاقَيْهِ فَاسْتَأْذَنَ أَبُو بَكْرٍ فَأَذِنَ لَهُ وَهُوَ عَلَى تِلْكَ الْحَالِ فَتَحَدَّثَ ثُمَّ اسْتَأْذَنَ عُمَرُ فَأَذِنَ لَهُ وَهُوَ كَذَلِكَ فَتَحَدَّثَ ثُمَّ اسْتَأْذَنَ عُثْمَانُ فَجَلَسَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَسَوَّى ثِيَابَهُ فَدَخَلَ فَتَحَدَّثَ فَلَمَّا خَرَجَ قَالَتْ عَائِشَةُ: دَخَلَ أَبُو بَكْرٍ فَلَمْ تَهْتَشَّ لَهُ وَلَمْ تُبَالِهِ ثُمَّ دَخَلَ عُمَرُ فَلَمْ تَهْتَشَّ لَهُ وَلَمْ تُبَالِهِ ثُمَّ دَخَلَ عُثْمَانُ فَجَلَسْتَ وَسَوَّيْتَ ثِيَابَكَ فَقَالَ: أَلَا أَسْتَحِي مِنْ رَجُلٍ تَسْتَحِي مِنْهُ الْمَلَائِكَةُ )) 

[ مسلم عن عَائِشَةَ ] 

 “Hz Aişe buyuruyor ki: Resulullah (s.a.v.) benim evimde iki uyluğunu veya iki baldırını açmış olarak yaslanmıştı. Derken Ebû Bekir (içeri girmek için) izin istedi. Resulullah (s.a.v) o halde iken ona izin verdi. Ve konuştu. Sonra Ömer izin istedi. Yine aynı halde ona da izin verdi. Ve konuştu. Sonra Osman izin istedi. Resulullah (s.a.v.) hemen oturdu. Ve elbisesini düzeltti. Ve Osman girdi. Onunla da konuştu. O çıktığı zaman Aişe şunları söyledi: ‘Ebû Bekir girdi. Ona güler yüz göstermedin ve aldırış etmedin. Sonra Ömer girdi. Ona da güler yüz göstermedin, aldırış etmedin. Sonra Osman girdi. Hemen oturdun ve elbiseni düzelttin! Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.): ‘Kendisinden melekler utanan bir zattan ben utanmayayım mı?’ buyurdular.” 

[ Müslim Hz. Aişe’den nakletmiştir ] 

Hz. Ali büyük bir alimdi. Ebu Ubeyde Efendimiz onun hakkında şöyle diyor:

(( أمينُ هذه الأُمَّة )) 

[ متفق عليه عن أنس ] 

 “Bu ümmetin eminidir.” 

[ Buhari ve Müslim Hz. Ali’den nakletmiştir ] 

Hz. Halid hakkında da şöyle rivayet edilir: 

(( نِعم عبد الله خالد بن الوليد سيفٌ من سيوف الله )) 

[ البخاري عن أبي هريرة ] 

 “Halid b. Velid ne güzel adamdır, o Allah’ın kılıcıdır.”  

[ Buhari Ebu Hureyre’den nakletmiştir ] 

Rasulullah (s.a.v.) her sahabinin hakkını vermiş ve son derece doğru ve yerinde bir şekilde nitelemiştir. Bu nasıl bir yüce ahlaktır. Nasıl büyük sıfatlardır. Bu ne asil bir ruhtur. Tüm bunların hepsi nereden geldi?
“De ki, insanların Rabbine sığınırım.”  Çünkü O, Allah Teala’ya sığındı, O’na bağlandı, O’nun mükemmelliğinden istifade etti ve güzel isimlerini benimsedi. 


İnsanların Rabbi, İnsanların meliki, insanların ilahı unvanları insanlar için özel bir şereflendirme ve yüceltmedir:


“De ki, insanların Rabbine sığınırım.”  İfadesi Rasulullah (s.a.v.)’in halini tanımlayan ve O’nun yüceliğinin sırrını ifade eden bir ifadedir. Aynı zamanda O’nun getirdiği azametin bir haliyle sizin de değerli olmanız için bir yoldur. Gerçekten merhametli olmayı istiyor musunuz? İnsanların karşısında merhametli gibi görünenler var, halbuki onların kalpleri taş gibi serttir. Adaletli diye anılmak için adaletli hüküm verenler var. Kendi nefislerine kalsa öyle yapmazlardı. Dolayısıyla gerçekten ahlaklı olmak istiyorsanız ve ahlakınızın zekadan değil de imandan gelmesini istiyorsanız bunun yolu Allah ile bağ kurmaktır. Zira Rabbimiz buyuruyor ki:

﴾ قُلۡ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ(1) مَلِكِ ٱلنَّاسِ(2) إِلَٰهِ ٱلنَّاسِ(3) مِن شَرِّ ٱلۡوَسۡوَاسِ ٱلۡخَنَّاسِ(4) ٱلَّذِي يُوَسۡوِسُ فِي صُدُورِ ٱلنَّاسِ(5) مِنَ ٱلۡجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ(6) ﴿ 

[ سورة الناس ] 

 “De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.” 

[ Nas Suresi: 1-6 ] 


İnsanların Rabbi, insanların Melik’i, insanların ilahı şu ayette bir araya gelmiştir:

﴾ خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍۢ وَٰحِدَةٍۢ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ ٱلْأَنْعَٰمِ ثَمَٰنِيَةَ أَزْوَٰجٍۢ ۚ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمْ خَلْقًا مِّنۢ بَعْدِ خَلْقٍۢ فِى ظُلُمَٰتٍۢ ثَلَٰثٍۢ ۚ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ ٱلْمُلْكُ ۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ فَأَنَّىٰ تُصْرَفُونَ (6) ﴿ 

[ سورة الزمر ] 

 “O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?” 

[ Zümer Suresi: 6 ] 

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor:

﴾ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلاً(9) ﴿ 

[ سورة المزمل ] 

 “O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle ise O’nu vekil edin.”  

[ Müzemmil Suresi: 9 ] 

﴾ لَّهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَإِلَى ٱللَّهِ تُرْجَعُ ٱلْأُمُورُ(5) ﴿ 

[ سورة الحديد ] 

“Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Bütün işler ancak O’na döndürülür.” 

[ Hadid Suresi: 5 ] 

İki sorumuz var: Allah Teala tüm alemlerin Rabbi iken neden burada insanların Rabbi olarak adlandırılıyor? Her şeyin sahibi, Melik’i iken neden insanların Melik’i olarak ifade ediliyor? Ve neden tüm alemin ilahı olmasına rağmen insanların ilahı deniyor? Derler ki: Bu insanlara bahşedilmiş özel bir onurdur. O; alemlerin Rabbidir ama surede “insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım”  şeklinde gelmektedir. Bu ayet insanlar için özel bir şeref ve onurlandırmadır.

Allah Subhanehu ve Teala alemlerin Rabbi olarak tüm yarattıklarını bilen ve onlardan haberdar olan olmalıdır:


Neden tekrar vardır? Tekrar vurgu için yapılmıştır. İnsanların Rabbi ne demektir? İnsanların Melik’i ne demektir? İnsanların ilahı ne demektir? 
Değerli kardeşlerim, Rab mürebbidir, eğiten, yetiştirendir. Rab olmanın anlamı ancak bir örnekle açıklanabilir: Bir çiftçi eğer bir fide ekerse onu sulamalı ve gübrelemelidir. Bir hastalık oluşursa böcek ilaçlarıyla mücadele etmelidir. Bitkinin doğasını iyi bilmelidir. Direk güneş ışığını mı sever? Yoksa hafif gün ışığını mı? Yoksa gölgeyi mi sever? Her gün mü sulanmalıdır yoksa haftada bir ya da iki gün mü? Bu bitkiyi sulamak, budamak, gübrelemek, yerini değiştirmek, hastalıklarıyla mücadele etmek bir yetiştirme, eğitme işlemidir yani Rab olma vasfıdır. Peki bu yetiştirme işlemi neye ihtiyaç duyar? Bilgiye… Yetiştirdiği şeyin doğasını, neye ihtiyacının olduğunu, hastalığını ve bu hastalıklarla nasıl mücadele edeceğini, yetiştirdiği bitkinin tabiatını bilmeyen yoktur. Allah Teala alemlerin Rabbi olarak yine tüm yarattıklarını bilmeli ve onlardan tecrübe sahibi, haberdar olmalıdır. Zira ilim ile tecrübe arasında bir fark vardır. Mesela bir şey hakkında ilim, bilgi sahibi olabilirsiniz ama ileride ne olacağını tahmin edemezsiniz. Bir alet üretirsiniz ama zayıf noktalarını bilmezsiniz. Kullandığınız zaman ancak size zayıf noktaları görünür ve onları güçlendirirsiniz. Çünkü yeterli tecrübeye sahip değilsinizdir. Tecrübenin anlamı şudur: Uzun süreli deneyimler neticesinde elde edilen hakikatlerdir. Ancak Allah Teala’nın ilmi ezelidir, tecrübesi ezelidir. Zira insanların Rabbi alim olmalıdır, ruh ile ilgili tecrübe sahibi olmalı, her şeye kadir olmalıdır: 

﴾ إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَن يَقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ (82) ﴿ 

[ سورة يس ] 

“Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol!” demekten ibarettir; hemen oluverir.” 

[ Yasin Suresi: 82 ] 

İnsanların Rabbi zengin ve hikmet sahibi olmalıdır. Çünkü narin bir bitkiye çok su verirseniz onu kırabilirsiniz! Diyeceksiniz ki: Onun suya ihtiyacı var. Öyleyse siz hikmet sahibi değilsiniz. Evet suya ihtiyacı var ama az suya ihtiyacı var. İşte O, bilgili, deneyimli, yetenekli, zengin ve hikmet sahibi olmalıdır. Gözetim ve denetimi de sürekli olmalıdır. Fidanın sahibi yok olsa, bir yolculuğa çıksa ve sonra geri dönse, döndüğünde yokluğundan dolayı fidanının öldüğünü görebilir. Zira o fidan sürekli bir gözetime muhtaçtır. Sürekli bir denetim, zenginlik, kudret, hikmet, ilim ve tecrübe… İşte bunlar bir eğitimcide bulunması gereken bazı niteliklerdir. Öyleyse “De ki, insanların Rabbine sığınırım.”  Dediğinizde insanların Rabbi onların ihtiyaçlarını karşılayandır. Sizin de havaya ihtiyacınız vardır. Hava vardır ve oksijenin karbondioksite oranı hesaplanmıştır. Eğer biri diğerine göre artarsa hayat bozulur. Oksijen artarsa dünyadaki her şey yanar, karbondioksit artarsa da her şey boğulur.
Ama bu oran çok önemli ve incedir. Bitkilerin nasıl gündüzleri oksijen verip karbondioksit tükettiğini, 
geceleri tam tersine oksijen tüketip karbondioksit ürettiğini göstermektedir. 

Allah’ın bize bahşettiği sayısız nimetlerden bazıları:


Yüce Allah bize hava ve su vermiştir. Ki bunların tadı, rengi ve kokusu yoktur. On dördüncü derecede su buharlaşır ve donduğunda yoğunluğu azalır. Bu olay dünyadaki tüm elementlerin aksinedir. Eğer diğer elementler gibi donduğunda küçülüp yoğunluğu artsaydı yeryüzünde hayat sona ererdi. Allah Teala mürebbidir. Bize hava vermiştir ve O (c.c.) her şeyi bilen, hikmetli, zengin, her şeye kadir ve gözetendir. Allah Teala bize havayı belli oranda, suyu da ideal vasıflarda vermiştir. O suyu da taze ve tatlı yaratmıştır. Denizi de ise tuzlu ve acı yapmıştır. Tuzlu deniz suyunu yağmurlar vasıtasıyla tatlı suya çevirmiştir.
Bazı Arap ülkelerinde tuz arıtma üniteleri vardır. Her bir metre küp su üç riyal değerinde. Ama yine de içmeye uygun değil. Çünkü o su insan için uygun değildir. İçilebilir hale gelebilmesi için kuyu sularıyla karıştırılması gerekir. Allah Teala bize hava, su ve bitkileri vermiştir. Bitkiler olmasaydı insan yaşayamazdı. Bitkilere bakacak olursanız bitkilerin mahsul edildiğini, yaz kış, ilk ve sonbaharda bitkilerin hasat edilip meyvelerinin toplandığını ve bunların insan gıdasının temelini oluşturduğunu görürsünüz. Ağaçlar da böyledir. Meyvelerinden, gölgelerinden, köklerinden, çiçeklerinden ve yapraklarından faydalanırsınız. Bitkiler çeşit çeşittir. Allah Teala bize her türlü bitki ve hayvanı bahşetmiştir. Buyuruyor ki:

﴾ أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ(71) وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ(72) ﴿ 

[ سورة يس ] 

“Görmezler mi ki kendi kudretimizin eserlerinden olmak üzere onlar için sahip oldukları nice hayvanlar yarattık. Bunları kendilerine boyun eğdirdik ki bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.” 

[ Yasin Suresi: 71-72 ] 


Bir çocuğun bir deveyi yönettiğini görün ve şu ayeti okuyun:

﴾ وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ(72) ﴿ 

[ سورة يس ] 

 “Bunları kendilerine boyun eğdirdik ki bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.”  

[ Yasin Suresi: 72 ] 

Akrep mesela evcilleştirilemez keza yılan da öyle. Bir kişi bir akrebi görürse yerinden sıçrar ve çığlık atar. Ama bir çocuk bir deveyi tutup güdebilir. Allah Teala bize hayvanları bahşetmiştir. Etlerini yediğimiz hayvanlar vardır. Bazılarını binek olarak kullanırız, bazıları yüklerimizi taşır. Bazılarının da derilerinden faydalanırız. Hayvanlar bizi korur. Kimi hayvanlar evleri, bazıları da doğayı temizlerler. Bu çeşitlilik sadece Allah tarafından bilinir. 
Beslendiğimiz ve bakmaktan hoşlandığımız balıklar vardır. Bir de süs balıkları vardır. Süs balığı satan dükkanlar vardır. Oradaki balıklar sanki insan yapımı gibi dururlar, şeffafları, simsiyah olanları, inceleri, yassıları, kanatlıları, kuyruklu ve bıyıklı olanları vardır. Tüm çeşitlerini sadece Allah bilir. Onlar neden yaratıldılar? Sizlerin faydalanması için… Bir kısmını yersiniz, diğerlerinin de karaciğerleri gibi iç organlarından faydalanırsınız. Mesela balinalar, küçük balıklar ve çeşit çeşit kuşlar…


Allah’ın Rablığına ve ihtiyaçlarımıza sunduğu olanaklara dair bazı örnekler:


Alemlerin Rabbi ne anlama gelir? Bize her şeyi bahşetmiştir Rabbimiz. Hava, su, bitkiler, hayvanlar, balıklar ve kuşlar… Sonra da suyu depolayan,
 rüzgârı kesen 
ve yeryüzüne demir atan dağlar… Allah Teala buyurmuştur ki:

﴾ وَأَلْقَىٰ فِى ٱلْأَرْضِ رَوَٰسِىَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَٰرًا وَسُبُلًا لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ(15) ﴿ 

[ سورة النحل ] 

“Allah, sizi sarsmaması için yeryüzüne sağlam, sarsılmaz dağlar çaktı; yolunuzu bulabilmeniz için de ırmaklar ve yollar açtı.” 

[ Nahl Suresi: 15 ] 

﴾ وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ شَٰمِخَٰتٍۢ وَأَسْقَيْنَٰكُم مَّآءً فُرَاتًا(27) ﴿ 

[ سورة المرسلات ] 

 “Orada sabit yüce dağlar yaratmadık mı, size tatlı bir su içirmedik mi?”  

[ Mürselat Suresi: 27 ] 

Aynı şekilde vadiler de böyledir. Karşılıksız çiftlik evleri olur. Elli, altmış, yetmiş bine mal olan evler görürsünüz. Ama vadilerde ücretsiz, karşılığı olmayan, korunaklı çiftlik evleri olur. Oralarda erken sebzeler yetiştirirsiniz. Büyük kazançlar elde edersiniz. Aynı zamanda mağaralar, ovalar ve dağlar da bundan faydalanır. Alemlerin Rabbi ne demektir? Allah Teala’nın bize her şeyi bahşetmesi demektir. Sonra bize güneşi ve onun ısısını sunmuştur. Güneş bir anda sönmüş olsa yeryüzündeki yaşam sona erer. Dünya sıcaklığı sıfırın altında iki yüz elli derece olan buzlu bir gezegene dönüşür. Böylece hayat biter. Yine Allah bize ayı vermiştir. Atmosferi dengeleyen denizleri vermiştir. Eğer dünyada su olmasaydı güneş gören yerlerin sıcaklığı iki yüz elli derece, yanındaki gölgenin sıcaklığı ise sıfırın altında iki yüz elli derece olurdu! Tıpkı ayda olduğu gibi… Bir astronot ayda durduğunda sıcaklık iki yüz elli derece iken, gölgede sıfırın altında iki yüz elli derecedir. Çünkü orada atmosferi dengeleyen hava ve su yoktur. 
Hava ve su dünya için mükemmel bir klima sistemidir. 
Allah Teala bize nehirler ve gölleri vermiştir. İşte Rab bu nimetlerin bahşedenidir. Ama bu nimetleri bahşedenin alim (her şeyi bilen), habir (tecrübeli), hakim (hikmet sahibi), gani (zengin), kadir (her şeye gücü yeten), müşrif (her şeyi kontrol eden) olması gerekir. Namazda şöyle dersiniz:

﴾ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ(2) ﴿ 

[ سورة الفاتحة ] 

 “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” 

[ Fatiha Suresi: 2 ] 

O’ndan başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, “alemlerin Rabbi” tabiri, yıllarca Rab olmanın özelliklerinden bahsetseniz, Allah Teala’nın giderdiği ihtiyaçlarımızdan söz etseniz günler ve yıllar bitmez. 

Anne karnındaki bebek ve insanın yaratılışı Allah Teala’nın yüceliğine işaret eden delillerdendir.


Anne karnındaki bebeğe kim besin sağlar? Kanın filtrelendiği ve besin alan plasentayı kim yaratmıştır? Orada iç sistemi düzenleyen de hormonlar vardır. Plasenta tek başına neredeyse beyin, omurilik, karaciğer, kan filtreleme sistemi, akciğer, kalp ve besin depolama tesisi gibidir. Tüm bunlar plasentada bulunur.
O bebeği anne karnında yaratan kimdir?
Bebeğin Potasyum, Kalsiyum, Fosfor gibi belli maddelere ihtiyacı vardır. Bunlar bebeğin ihtiyaçlarının bir neticesidir. Bebek potasyum maddesine ihtiyaç duyar, anne belirli bir yiyeceği yemek ister, aşerir. Bilim insanları bu konu karşısında hayrete düşmüşlerdir. Hamile kadının durumu çok ilginçtir. Mesela oldukları mevsim ile alakası olmayan yiyecekler yemek isterler. Bu anne karnındaki bebeğin ihtiyacı olduğunun bir ifadesidir. Alemlerin Rabbi olan Allah’ın planıdır bu. Fetüs konuşamaz, “benim potasyum eksikliğim var” diyemez. Allah Subhanehu ve Teala bu yiyecek için annenin ruhunda bir ihtiyaç oluşturur. Anne onu yediğinde besin direk fetüse ulaşır. Bunu o bebeğe ulaştıran kimdir? Plasenta vasıtasıyla kanı temizleyen kimdir? Bebeğin iki akciğeri ve kalbi işlevsizdir. Dünyaya gelir gelmez -doktorlar böyle söyler- bir kan pıhtısı oluşur ve kapakçıklar arasındaki deliği kapatır. 
Yüce Rabbimiz büyük hikmet sahibidir. Anne karnında olduğu gibi akciğerler işlevsizliğine devam etseydi bebek nefes alamazdı. Peki kan nasıl filtrelenir? Plasenta vasıtasıyla. Sol kulakçıktan sağ kulakçığa ulaşan , küçük kan dolaşımı kapalı bir devredir. İki kulakçık arasında bilim insanları tarafından keşfedilen bir açıklık vardır. Bu açıklığa butal deliği denir. Sonra dediler ki: Bu kanın bir kulakçıktan diğerine geçtiği butal deliğidir. Ama akciğerlere giden yol tıkalıdır ve akciğerler çalışmaz. Bebek doğar doğmaz bir kan pıhtısı oluşur ve iki kulakçık arasındaki bu delik kapanır. Sonra kan akciğerlere akar ve yenidoğan bebek nefes alır. Yani bir insanın elinin bu deliğe ulaşıp onu kapatması için ameliyat yapması gerekir. Bu ameliyat için on yıl önce yetmiş ya da seksen bin liraya ihtiyaç vardı. Ki başarı ihtimali de yüzde otuzdu. Bu işlemde yapay bir kalp oluşturup damarları ve atardamarları yapay kalbe bağlarlar. Yani kalp açılır, delik kapanır, sonra ameliyat yeri dikilir ve ardından masaj gerektirir. Kalbin atıp atmadığına bakılır. Eğer kalp atmıyorsa sonuç şudur: Allah ecrini versin bebek ölmüştür! İşte o pıhtı kimin eliyle yapılır? Kim gelip o iki kulakçık arasındaki deliği kapatır? Allah Azze ve Celle, O hikmet sahibidir. Yüz bin çocuk doğar ve hepsinde bu delik kapanır, bu delik bir kudret ile kapanır. Her yüz bin çocuktan bir çocuğun o deliği açık kalır. Bu hastalığa siyanoz denir. Bu hastalığa yakalanmış olan çocuk üç metre yürür ve yorgunluktan yere yığılır. Çünkü kan sol tarafı seçer ve bu akciğerler için uzun bir yoldur. Aynı zamanda deliğin açık olduğu kişide kan filtrelenmeden direk geçer. Çocuğun yüzü morarır. Beş metre bile yürüyemez. Genellikle on üç yaşında veya biraz daha büyükken vefat eder. Bu hastalıkta birinin ulaşabildiği en büyük yaş on altıdır. Bir arkadaşımın kızı bu hastalıktan vefat etti. Çünkü kalbindeki delik kapanmadı.
Bebek anne karnındayken onu kim besler? Allah Subhanehu ve Teala. Dünyaya geldiğinde ona tam ölçüsünde annesinin göğüslerini verir. Bu bizim yaptığımız gibi haftalık ya da aylık bir ölçü değildir. Günlük bir sağımdır. Öyle ki bazı alimler şöyle der: Her öğün için ayrı ölçülmüş süt verilir. Her öğündeki emzirmede anne sütünü tahlil etsek kendine has oranlar görürüz. 
Kışın sıcak, yazın soğuk ve tamamen sterilize edilmiş, annenin bağışıklığını içeren, bir saatten kısa sürede sindirilen süt… Allah Teala buyuruyor ki:

﴾ أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ(8) وَلِسَاناً وَشَفَتَيْنِ(9) وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ(10) ﴿ 

[ سورة البلد ] 

 “Ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Ve ona iki yolu göstermedik mi?” 

[ Beled Suresi: 8-10 ] 

Bazılarının tefsirlerine göre…

En akıllı olanımız Yüce Allah’a sığınır, akılsız olan ise Allah’tan başkasına:


Allah Azze ve Celle buyuruyor ki: “De ki, insanların Rabbine sığınırım.”  O, insana ihtiyacı olan her şeyi veren Rabbimizdir. Hava, su, yiyecek ve içecek, bitkiler ve hayvanlar, güneş ve ay, dağlar ve çöller, vadiler, denizler, nehirler… Ve insana çocuklar da vermiştir. Sığınmaya, korunmaya, himayesine girmeye, yardım istemeye en layık olan O’dur. O hiçbir insanın himayesine girmez. İnsan zayıftır, kendini bile koruyamaz. Öyleyse aramızda en akıllı olan Allah’a sığınır, en akılsız olan ise O’ndan başkasına… Yarattıklarıma değil de bana sığınan her kulumun niyetini bilirim. Göklerin ve yeryüzünün sakinleri onlara tuzaklar kurarlar ama ben onlara bir çıkış yolu bulurum. Ve yine bana değil de yarattığım varlıklara sığınanların da niyetini bilirim. İşte onların ayaklarının altındaki toprağı çökerteceğim, önlerindeki göklerin sebeplerini keseceğim. İnsanların Rabbine sığın. Taif’de Allah Resulü şöyle buyurmuştu: 

((اللهم إنِي أشْكو إليك ضَعْفَ قُوَّتي، وقلَّة حيلتي، وهواني على الناس، أنت أرحم الراحمين، إلى من تكلني؟ إلى بعيد يتجهّمُني، أم إلى عَدُوٍّ ملَّكْتَهُ أمْري، إن لم يكن بك غضب عليَّ فلا أُبالي، غير أن عافيتك هي أوسع لي، لك العتبى حتى ترضى)) 

[ الطبراني في الكبير عن عبد الله بن جعفر بسند ضعيف ] 

(( “Allah"ım! Güçsüzlüğümü, çaresizliğimi ve halkın nazarında hakir görülüşümü sana arz ve şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zayıfların Rabbisin! Sen benim Rabbimsin! Beni kimin eline bırakıyorsun? Senden uzak olan ve beni gördükçe suratını asan kimselere mi? Yoksa beni eline bıraktığın düşmana mı? Bu, senin bana karşı bir öfkenden dolayı değilse buna aldırış etmem. Fakat af ve merhametin, benim için (gazabından) daha geniştir. Senin gazabına uğramaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini ıslah eden senin nuruna sığınırım! Her şey senin rızan içindir.” )) 

[ Taberani el-Kebir’de Abdullah b. Cafer’den zayıf bir senetle rivayet etmiştir ] 

Allah Teala’ya karşı tavır ve duruşlarınız var. Bir varlıktan korktuğunuzda ona sığınır mısınız? Ona iltica edip himayesini diler misiniz? İnsanların en güçlüsü olmak istiyorsanız Allah’a tevekkül edin. İnsanların en şereflisi olmak istiyorsanız Allah’tan sakının. İnsanların en zengini olmak istiyorsanız kendi elinizde olanlardan çok Allah’ın kudretinde olanlara güvenin. İnsanların Rabbi olan Allah sizi anne karnında daha yetiştirmeye başlar. Size yardım elini uzatıp kalp deliğinizi kapatır. Eğer kapatmasaydı her birimiz genç yaşta ölürdük. Allah Teala buyuruyor ki: “De ki, insanların Rabbine sığınırım.” 

Allah Azze ve Celle her şeyin sahibi ve kralı, yöneticisidir:


Başka bir konuya gelelim. Bedeninizdeki her organ özel maddelere ihtiyaç duyar. Demişler ki: Yeryüzündeki en sert madde elmastır. Çünkü o saf kömürden ibarettir. Beş bin derecenin üzerinde bir sıcaklığa ve yüksek basınca maruz kalmıştır. Bu çok yüksek bir sıcaklık ve çok yüksek bir basınçtır. İşte bu yüzden elmas dünyadaki en sert maddedir. Ondan sonra da diş minesi gelir. Bu da florür sayesindedir. Florür eksikliği tüm dişlerin dökülmesine neden olur. Peki bu maddeyi kim sağlıyor? Florür, 
çok önemlidir ve bazen dişlerin sağlığı için suya da eklenir. Tiroit bezi, insan hayatındaki en hayati rolü üstlenir. O da metabolizmadır, yani besinlerin enerjiye dönüştürülmesi. Çok aktif, çok iyi beslenen, fit bir vücuda sahip bir kişiyi görürsünüz. Tiroit bezi en yüksek seviyede çalışıyordur çünkü aldığı besinler enerjiye dönüşür. Metabolizmanın da iyot adı verilen bir maddeye ihtiyacı vardır. Peki onu besinlerimiz için kim yarattı? Mesela balık iyot içerir ve hatta denizden çıkarılan her besinde iyot vardır. Aynı şekilde pankreasta insülin adı verilen bir madde vardır. Onu kim sağlamıştır peki? Rabbin anlamı nedir? Tiroit bezine iyotu, pankreasa insülini, dişlere florürü, kemiklere kalsiyumu, sinirlere fosforu, kana demiri veren O’dur. Vücudumuzda demir, fosfor, magnezyum, pankreas için insülin ve florür vardır. Çok garip… İnsanlara bu mineral besinlerini kim sağlıyor? Mercimekte demir vardır mesela, elma da öyle. Burada bahsettiğimiz demir bileşik demir değil demir tuzlarıdır.
Rabbimiz her şeye kadir olan Allah Teala’dır. Rab kelimesinin anlamı her türlü nimeti verendir. Başınıza kötü bir şey gelirse “İnsanların Rabbine sığınırım” deyin. “Yeğenime ve arkadaşıma güveniyorum!” demeyin. Bu da şirkin çeşitlerinden biridir. “De ki, insanların Rabbine sığınırım.” 
Sonra Allah Teala şöyle buyuruyor:
(مَلِكِ النَّاسِ)
“İnsanların melikine”   
Bazı alimler diyor ki: Melik yani kral hükmeden ama sahip olmayan kimsedir. Malik ise sahip olan ama hükmetmeyendir. Allah Teala hem melik (kral) hem de Malik (sahip)’tir. Bazıları Fatiha Suresini şöyle okur:
(ملِكِ يوم الدِّين)
“Din gününün meliki (kralı, yöneticisi)’dir”
Diğerleri ise şöyle:

﴾ مَٰلِكِ يَوْمِ ٱلدِّينِ(4) ﴿

[ سورة الفاتحة ]

“Din gününün sahibidir.” 

[ Fatiha Suresi: 4 ]

Allah Teala hem sahip olan hem de hükümdardır. Bazıları der ki: Melik yani hükümdar akıl sahibi insanlara sahiptir ve onlara emir ve yasaklar koyar. Malik yani sahip ise cansız varlıklara da sahiptir, onlara hükmeder. Her anlamda Melik kelimesinin en geniş anlamını taşır: Allah Teala insanların melikidir. Sizin işitme, görme organlarınızın, kalbinizin ve beyninize hükmeden kimdir? Düşmanınızın hakimi kimdir? Allah Subhanehu ve Teala. Malik kelimesinin anlamı da kişinin sahip olduğu tüm davranış durumları konusunda hür olmasıdır. Allah’ın mülkiyetinde, hiçbir varlık O’nun izni olmadan hareket edemez. Allah dilerse onu ele geçirir, dilerse serbest bırakır. Dilerse yardım elini uzatır, dilerse o eli çeker.

Melik ve Malik kelimelerinin anlamı her şeyin dizginlerini elinde tutandır:


Melik ve Malik kelimelerinin anlamı her şeyin dizginlerini elinde tutandır. Bazen bir şirketin seksen çalışanı olur. Genel müdürden başka kimse sizin için imza atamaz. “Onaylandı” ya da “onaylanmadı” yazar. Bunun uygulaması sadece genel müdüre aittir. En büyük örnek Allah Teala’ya aittir. Melik her şeye hükmedendir. Organlarınıza, duyularınıza, uzuvlarınıza, eşlerinize, çocuklarınıza, düşmanlarınıza, arkadaşlarınıza, komşularınıza, rakiplerinize ve muhaliflerinize… İnsanların dediği gibi doğal güçlere… Rüzgarları kim yönetir? Allah Subhanehu ve Teala. Eğer rüzgarı saatte sekiz yüz km hızla harekete geçirirse her şey yok olur. Amerika’da şehirde bir şey bırakmayan binaları uçuran fırtınalar vardır. Peki yağmura kim hükmeder? Allah Teala. Afrika’da yedi yıl yağmur yağmaz. Ben de uçsuz bucaksız çöllerde hayvanların nasıl öldüğünü gösteren fotoğraflar var. Kuraklıktan dolayı. Allah Teala yağmuru onlardan esirgerse kim ona hükmedebilir? Fırat Nehri sele sebep olur, köyleri kuşatıp su altında bırakırdı. Ama şimdi Barada Nehri gibi oldu. Suya hükmeden kimdir? Allah Subhanehu ve Teala. Suyun, yağmurun, rüzgarın hükümdarı. Dünyanın kendi etrafında dönmesini sağlayan kimdir? Allah Teala’dır. Güneşe kim hükmeder? Önünüzde olan her şeye kim hükmeder? Tabi ki Yüce Allah. Malik kelimesi her şeyin Allah’ın kudretinde olduğu anlamına gelir. Varlık sahip olunan şeydir ve Allah Teala onun sahibidir. İnsan Allah Teala’nın hükümdar olduğunu, her şeyin O’nun kudretinde olduğunu bilip gözlerine bakıp büyük ve koyu olduğunu düşünürse Der ki: “Bunlar ne kadar güzel gözler!” Allah’a hamd etmeyen ne kadar ahmaktır. Çünkü Allah Teala gözlerin de sahibidir. Allah Teala onların ışığını alırsa görme duyunuzu kaybedersiniz. Bu hassas işitme duyusunun sahibi kimdir? Allah Teala’dır. Bu güce kim hükmeder? Sağlıklı ve güçlü bir insan vardır, birden felç geçirir. Kendisini taşıyacak birine muhtaç olur. En yakınlarının bile hoşlanmadığı bir sandalyeye ihtiyaç duyar. İşte o güce kim sahiptir? Allah Teala güç ve kuvvetin sahibidir. Bir peygamber duası:

(( ومتِّعْنا اللهم بأسْماعِنا وأبْصارِنا وقُوَّتنا ما أحْيَيْتنا واجْعَلْهُ الوارِثَ منا ))

[ الترمذي عن ابن عمر ]

“Allah’ım bizi hayatta tuttuğun sürece işitme, görme ve güç kuvvet duyularımızdan faydalanabilmeyi nasip et ve bunları mirasımız kıl.” 

[ Tirmizi İbn Ömer’den nakletmiştir ]

Bu aklın sahibi kimdir? Allah Subhanehu ve Teala. İnsanın aklı giderse en yakınları bile onu akıl hastanesine yatırmak için mücadele ederler. Evi düzenleyenin o olmasına, iyi bir diploması olmasına, evlatlarına baba olmasına rağmen ondan korkarlar, onu istemezler! Derler ki: “Babamdan korkuyorum, onu istemiyorum.” Allah aklın sahibidir. Yarattıklarından birinin aklını alırsa aklının gitmesi sebebiyle herkes ondan korkardı ki o da onlara zarar verirdi. Aklın sahibi Allah Teala’dır. Gücün sahibi de odur. Güçsüz insan felç olur, ailesine yük olur. Birisi Jeoloji alanında doktora yapmış ülkesine Fransız eşiyle birlikte dönmüştü, yüksek mevkilere gelmişti. Ona evler, arabalar vermişlerdi. Ama bu kişi görme duyusunu kaybetmişti. Bir arkadaşı onu ziyaret etmiş ve bana şöyle demişti: “O diyor ki: Vallahi kaldırımda otursam insanlardan para dilensem, sırtımda şu hırkamdan başka bir şeyim olmasa da dünyada hiçbir şey olmasa da şu gözlerim olsaydı.” Görme duyusunun asıl sahibi kimdir? Allah Subhanehu ve Teala’dır. Kişi güçlü bir imana sahip olabilir. Ama görme yetisini kaybetmesi onun zayıf imanı olduğu anlamına gelmez. Bu Allah’ın ilmindedir. Görme yetisini kaybeden kişi sabrettiğinde Allah katında derecesini yükseltir. Zira bu geçici olabilir. Hatta bir gün görenleri bile geçebilir. Görme yetisi bir nimettir. Onu kaybetmek de nimet olabilir. Eğer tevhidde derinlemesine düşünürseniz bu böyledir. Çünkü her şey Allah Teala’nın nimetidir. “İnsanların hükümdarı” Her şey O’nun kudretindedir. Sizin elinizde değil… 


“Müseyyir (yönetici)” kelimesi hareket anlamına gelir, hareket eden her şey Allah’ın kudretindedir:


Sonra Allah Teala şöyle buyurmuştur:
﴾ قُلۡ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ*مَلِكِ ٱلنَّاسِ *إِلَٰهِ ٱلنَّاسِ ﴿
“De ki, insanların Rabbine, insanların melikine, insanların ilahına sığınırım.”
İlah kelimesine gelince O (c.c.) müseyyir yani yöneticidir. Her şeyin hareket ettiricisi Allah Teala’dır. Dünyanın ve güneşinde hareketi Allah Teala’nın kudretindedir. Ay da bağırsaklar da, kalp de O’nun hareket ettirme gücüyle hareket eder. İnsanın kalbine makine ile bakıldığında ve uzun bir bant görüldüğünde doktor “düzenli hareket” der. Yani bu bir sorun olmadığı anlamına gelir. Bu da Allah’ın kudretindedir. Hafif bir rahatsızlık varsa o da Allah’ın elindedir. Kaslarınızın hareketi, düşmanlarınızın hareketi hep böyledir. Müyessir kelimesi hareket demektir. Her şey Allah’ın kudretiyle hareket eder. Allah Teala buyurur ki:

﴾ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ(62) ﴿

[ سورة الزمر ]

 “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.”  

[ Zümer Suresi: 62 ]


Birçok ayet ve hadis vardır. İbn Abbas’ın naklettiği hadis de onlardandır:

(( كُنْتُ خَلْفَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْماً فَقَالَ: يَا غُلَامُ إِنِّي أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ احْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَلِ اللَّهَ وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ وَاعْلَمْ أَنَّ الْأُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ إِلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ وَلَوِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ إِلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ رُفِعَتِ الْأَقْلَامُ وَجَفَّتِ الصُّحُفُ ))

[ الترمذي عن ابْنِ عَبَّاسٍ  ]

“Bir gün Rasulullah (s.a.v.)’in arkasındaydım. Bana şöyle buyurdu: Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana faydalı olamazlar. Ayrıca bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmıştır (yeni bir şey yazmaz), sayfalar (da ki yazılar) kurumuştur (değişmez).” 

[ Tirmizi İbn Abbas’tan nakletmiştir ]

(( لكلِّ شيءٍ حقيقةٌ، وما بلغ عبدٌ حقيقةَ الإيمانِ حتى يعلمَ أنَّ ما أصابَه لم يكن لِيُخطِئَه، وما أخطأه لم يكن لِيُصيبَه ))

[ أخرجه أحمد ]

“Her şeyin bir hakikati vardır. ve hiçbir kul, başına gelenin kendisinden kaçamayacağını ve kendisinden kaçanın da başına gelemeyeceğini bilene kadar imanın gerçekliğine ulaşamaz.” 

[ Ahmed b. Hanbel ]


İradenin Allah Teala’nın kudretinde olduğunu doğrulayan Kuran ayetleri:


Yüce Allah Hud (a.s.)’ın diliyle kavmine şöyle buyurur:

﴾ مِن دُونِهِ ۖ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنظِرُونِ(55) إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُم ۚ مَّا مِن دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ۚ إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ(56) ﴿

[ سورة هود ]

 “O'ndan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım).  Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.”  

[ Hud Suresi: 55-56 ]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor:

﴾ وَحَآجَّهُۥ قَوْمُهُۥ ۚ قَالَ أَتُحَٰٓجُّوٓنِّى فِى ٱللَّهِ وَقَدْ هَدَىٰنِ ۚ وَلَآ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِۦٓ إِلَّآ أَن يَشَآءَ رَبِّى شَيْـًٔا ۗ وَسِعَ رَبِّى كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا ۗ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ(80) وَكَيْفَ أَخَافُ مَآ أَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُم بِٱللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِۦ عَلَيْكُمْ سُلْطَٰنًا ۚ فَأَىُّ ٱلْفَرِيقَيْنِ أَحَقُّ بِٱلْأَمْنِ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ (81) ﴿

[ سورة الأنعام ]

 “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?”  

[ Enam Suresi: 80-81 ]

Allah Teala buyuruyor ki: 
﴾ وَلَآ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِۦٓ إِلَّآ أَن يَشَآءَ رَبِّى شَيْـًٔا ۗ ﴿
“Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç.”
Her şey Allah’ın kudretindedir. Eğer Allah bir şeyin olmasını dilerse o olur. Korkutucu bir şeyse de o yine Allah’ın kudretindedir. Bu “insanların ilahı” ayetinin anlamını taşır. Allah Teala bunun bana ulaşmasını dilerse o muhakkak ulaşır. Ben ondan korkarım ve yine ondan korkmam. Allah bana zarar gelmesini dilerse korkarım. Dilemezse de korkmam. Bu nedenle tıpkı yılan gibi, tevhid inancına sahip olanların dediği gibi, yılan ısırığı yılan ile olur ama onun iradesiyle olmaz. Yani Allah’ın iradesiyle olur. Aslında o kendi dileğiyle ısırmaz. Akrep de böyledir. Ancak Allah’ın isteğiyle ısırabilir. Yine buyurur ki:
﴾ وَلَآ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِۦٓ إِلَّآ أَن يَشَآءَ رَبِّى شَيْـًٔا ۗ وَسِعَ رَبِّى كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا ﴿
“Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır.”

Dünyadaki her şey Şeytanın fısıltılarından kaynaklanır. Vesvesenin üç kaynağı vardır:


Allah Teala buyuruyor ki: 
﴾ قُلۡ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلنَّاسِ*مَلِكِ ٱلنَّاسِ *إِلَٰهِ ٱلنَّاسِ*مِن شَرِّ ٱلۡوَسۡوَاسِ ٱلۡخَنَّاسِ ﴿
“De ki: sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.”
Bazı müfessirle diyor ki, dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağı şeytanın vesveseleridir. Şeytan vesvese verir. Bazıları da der ki: Vesvesenin üç kaynağı vardır: Birincisi şu ayette burulduğu gibidir:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ(16) ﴿

[ سورة ق ]

 “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.”  

[ Kaf Suresi: 16 ]


Bazen Allah’tan kopmuş, O’ndan uzaklaşmış bir nefis kötülüğü emreder ve bu tamamen içsel bir kaynaktır. Ayrıca cinlerin şeytanlarının ve insanların şeytanlarının vesveseleri vardır. Üç kaynak…


Yüce Allah'ı hoşnut etmeyen her türlü çağrı, insan suretindeki şeytanın vesveseleridir:


Rabbimiz şöyle buyuruyor:

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَيَٰطِينَ ٱلْإِنسِ وَٱلْجِنِّ يُوحِى بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍۢ زُخْرُفَ ٱلْقَوْلِ غُرُورًا ۚ وَلَوْ شَآءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ ۖ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ(112) ﴿

[ سورة الأنعام ]

“İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.” 

[ Enam Suresi: 112 ]

İnsanlardan ve cinlerden şeytanlar vardır. İnsanlardan olan şeytanlar size derler ki: “”Paranı nereye koydun? Allah seni affetsin. Paranın çalınmasın diye öldürülebilirsin. Bu bir tehlikedir. Böylece seni paranın bankaya yatırman ve faiz alman için ikna eder. “Yıl boyunca o paradan faydalanırsın. İstemezsen ben alırım. Önemli olan bankaya koymandır.” İşte bu şeytandır. Mesela sana der ki: “Filanca otelde bir parti var. Orada çok güzel manzaralar var. Kadın erkek karma bir ortamı över.” İşte şeytan böyledir. Yani seni günaha çağıran her insan şeytandır. Bu bir kuraldır. Bir yerde kadın erkek karışık bir ortam, alkol, faiz, hırsızlık ya da haram para, meşru olmayan yolla kazanç varsa şeytan sana der ki: “Senin çocukların var. İnsanların hepsi böyle yapıyor!” İşte bu insanların şeytanıdır. Yani insanlardan duyduğunuz sizi günaha çağıran her söz günahı sizin için süsler. Günahı makul, zorunlu ve vazgeçilmez gösterir. İnsanların hepsi böyle yapıyor der. İşte insandan şeytan budur. Bazıları da der ki: İnsanların şeytanları dedikodu yapıp laf taşıyanlardır. İnsanlardan şeytanlar arzularını satanlardır. Mesela birisi bir sinema açar veya Allah’ın hoşnut olmayacağı bir yer açar. Ya da gayri meşru kasetler satan bir yer açarsa işte bu insandan şeytandır. Çünkü sizi günaha çağırır. Örneğin karma bir ortama davet, haram paraya, gayri meşru kazanca, dolandırıcılığa davet, Allah’ın gazap ettiği her şey insandan şeytanların vesveseleridir. Rasulullah (s.a.v.) insanların şeytanlarını kesin bir şekilde yasaklayarak şöyle buyuruyor: 

(( فقال يا أبا ذَرٍّ، استَعِذْ باللهِ من شرِّ شياطينِ الإنسِ والجِنِّ، قال: قُلْتُ: يا رسولَ اللهِ، وهل للإنسِ من شياطينَ؟ قال: نَعَمْ ))

[ تخريج المسند لشعيب بسند ضعيف ]

“Ey Ebu Zer insanlar ve cinlerin şerrinden Allah’a sığın. Ben de dedim ki: “Ey Allah Resulü insanlardan da şeytanlar var mı?” Evet buyurdu.” 

[ Müsned’de zayıf bir senetle rivayet edilmiştir ]

Sizin gibi bir insan, sizin iyiliğiniz için konuşan, ama sizi günaha sürükleyen ve günahı süslü gösteren hatta felsefesini yapan, onu mantıklı hale getiren, işte bunlar insanlardan şeytanların işidir. 
“Sinsi vesvesecinin kötülüğünden,” Bu vesvesecinin çok rahat bir özelliği var. O fısıldar ama “Allah’a sığınırım” dediğinizde gizlenir. O vesvese veren şeytandır. Ama siz Allah’a sığındığınızda geri çekilir. Onun gerekli sıfatı gizlenmesidir. Allah Teala buyuruyor ki: “De ki: sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.”


Sinsi Vesveseci:


Çok önemli bir konu var o da sinsice vesvese veren şeytandır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

(( الشيطان جاثِمٌ على قلب ابن آدم إذا ذَكَر الله خَنَس وإذا غَفَل وَسْوَسَ له ))

[ أخرجه البخاري تعليقًا عن ابن عباس رضي اللَّه عنهما ]

“Şeytan ademoğlunun kalbinde pusuya yatmış bekler, İnsan Allah’ı zikrettiğinde geri çekilir, gaflet halindeyken ona vesvese verir.”  

[ Buhari İbn Abbas (r.a)’dan nakletmiştir ]

İnsan vesveseler hissediyorsa bu onun gafil olduğu anlamına gelir. Eğer gaflette değil de uyanıksa o vesveseleri bertaraf edebilir. Bu çok önemli bir belirtidir. İç vesvese hissedersiniz mesela size der ki: “Sihri öğrenmende bir sakınca yok, kullanmadın ki” veya Allah’ın razı olmayacağı bir partiye davet edilirsiniz ve kendi kendinize şöyle dersiniz: “Oraya git, endişelenme, insanlarla tanış, tecrübe edin, günahları öğren ki onlardan sakınabilesin.” İşte bu şeytanın sözüdür. Bakıldığında mantıklı görünebilir: “Kaçınmak için günahları öğrenmelisin. Hayat mücadelesine gir ve deneyimle, her şeyi öğren, aptal olma” Bu vesvesedir. Bunlar varsa insan gaflette demektir. “Şeytan ademoğlunun kalbinde pusuya yatmış bekler, İnsan Allah’ı zikrettiğinde geri çekilir, gaflet halindeyken ona vesvese verir.”
Başka bir konu daha, Allah Teala buyuruyor ki:

﴾ كَمَثَلِ ٱلشَّيْطَٰنِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَٰنِ ٱكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّى بَرِىٓءٌ مِّنكَ إِنِّىٓ أَخَافُ ٱللَّهَ رَبَّ ٱلْعَٰلَمِينَ(16) ﴿

[ سورة الحشر ]

 “Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” 

[ Haşr Suresi: 16 ]

Şeytan onu tuzağa düşürür sonra da terk eder. Allah Teala onun kıssasını şöyle anlatır:

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ(22) ﴿

[ سورة إبراهيم ]

“Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: “Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim.” Doğrusu zalimler için elem verici bir azap vardır.” 

[ İbrahim Suresi: 22 ]


Unutkanlık, uyku hali, korku, geçmiş ve şimdiki zamana ait anılar, bunların hepsi şeytanın işleridir:


Şeytan bazen geçmişteki olaylar hakkında size vesvese verir. Namazdayken size beş yıl önce yaptığınız bir yolculuğu ayrıntılarıyla aşama aşama hatırlatır. On yıl önce amcanızın oğluyla tartışmışsınızdır. Şeytan gelir ve olayı size hatırlatır. Ona nasıl meydan okudun ama? Ona neler dedin? O sana ne dedi? Bunların hepsi namazda gerçekleşir. Yani geçmişle ilgili konular… Şeytan insana namazda geçmişteki olayları hatırlatarak vesvese verir. Başka bir yolu daha vardır o da gelecek hakkında vesvese vermektir. Yarın dükkan sahibi olacaksın. Bir araba alacaksın. Bir ev edineceksin, yazlık alacaksın. Büyük bir ev ve havuzdan oluşan bir arazi alacaksın. Elma yetiştireceksin. Bunların yine hepsini namazda aklınıza getirir. Kişi namazda araziyi satın alır, bedelini öder, kaydını yapar, temelleri kazar, evi kurar, eker, biçer! Sonra da namazda oturacak mıydı, ayakta mıydı unutur. Ayaktayken şehadet getirir. Yani şeytan ya geçmişteki olayları hatırlatır ya da yaşayacağı şeyleri bildirir. Veyahut da o anda günahlarla vesvese verir. Yap, bak, bu fırsatı kaçırma. Bir kadın geçer yoldan ve der ki: “Bak, güzelliğini bir gör belki de evleneceksin.” Şeytan zekidir ve insana düşünceleri, kuralları, aklı ve değerleriyle yaklaşır. Evlilik için bakmak mübahtır, sadece o kız için değil…
Sonra da unutkanlık meselesi vardır. Allah Teala şöyle buyuruyor: 

﴾ وَإِذَا رَأَيْتَ ٱلَّذِينَ يَخُوضُونَ فِىٓ ءَايَٰتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّىٰ يَخُوضُواْ فِى حَدِيثٍ غَيْرِهِۦ ۚ وَإِمَّا يُنسِيَنَّكَ ٱلشَّيْطَٰنُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ ٱلذِّكْرَىٰ مَعَ ٱلْقَوْمِ ٱلظَّٰلِمِينَ(68) ﴿

[ سورة الأنعام ]

 “Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma!”  

[ Enam Suresi: 68 ]

Şeytan salih amelleri unutturur. Kişi kız kardeşine her ay iki yüz lira vereceğine söz verir. Zamanı geldiğinde şeytan onu unutturur. Şöyle diyerek de vesvese verir: “Bir saat sonra verirsin.” “Ertesi gün verirsin.” “Gelecek Perşembe verirsin.” “Cumartesi”… Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü cumartesi geçer ama vermeyi unutur. Bu şeytanın işidir. Güzel amelleri unutturur. 
Öğrencinin dersi olur ama şeytan ona der ki: “Biraz daha bekle, hoca şimdi gelmeyecek.” Ama öğrenci derse gittiğinde dersin sonuna ancak yetişir. Buradaki unutma da şeytanın işidir.
Yine uyuşukluk, uyku hali de şeytandandır. Denir ki: Zikir halkasındaki uyku hali şeytandandır. Ders esnasında kişi uyuklar, esner. Ama ders bittiğinde gece saat bire kadar gayet enerjiktir. Bu da yine şeytanın işidir.
Yine korku da şeytandandır. Allah Teala şöyle buyurur:

إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِين(175) ﴿

[ سورة آل عمران ]

 “Bakın, bu şeytan ancak kendi yandaşlarını korkutur. Mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” 

[ Al-i İmran Suresi: 175 ]


Vesvese ilhamın karşıtıdır. Allah’tan gafil olanlar vesvese alırken mümin ilham alır:


Unutma, uyuşukluk, korku, geçmiş, gelecek ve o anki olayları hatırlama, bunların hepsi şeytandandır. Ancak şeytanın âdemoğlu üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. Vesvesenin karşıtı ilhamdır. Gafil vesvese ile karşılaşırken mümin ilham alır.  Rabbimiz buyuruyor ki:

ٱللَّهُ وَلِىُّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ ۖ وَٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَوْلِيَآؤُهُمُ ٱلطَّٰغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ ٱلنُّورِ إِلَى ٱلظُّلُمَٰتِ ۗ أُوْلَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلنَّارِ ۖ هُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ(257) ﴿

[ سورة البقرة ]

 “Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.” 

[ Bakara Suresi: 257 ]

O doğru yoldaydı ama yoldan saptı. Kadın örtülüydü sonra açıldı. (Başörtüden sıkıldı) Şu adamın işleri hep helaldi ama sonra haram işlere daldı. şeytan ona vesvese verdi ve dedi ki “sen de diğer insanlar gibisin, çocukların var, fiyatlar çok yüksek, biraz haram para kazanmanda sakınca yok.” Buna karşılık mümin için ilham söz konusudur. Allah Teala şöyle buyurur:

وَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰٓ أُمِّ مُوسَىٰٓ أَنْ أَرْضِعِيهِ ۖ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِى ٱلْيَمِّ وَلَا تَخَافِى وَلَا تَحْزَنِىٓ ۖ إِنَّا رَآدُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ(7) ﴿ 

[ سورة القصص ]

 “Mûsâ’nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız” diye vahyettik.” 

[ Kasas Suresi: 7 ]

Yine Allah Teala şöyle buyurur:

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ(68) ﴿

[ سورة النحل ]

“Ve rabbin bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin.” 

[ Nahl Suresi: 68 ]

Bu ilham vahyidir. Mümini doğru yola girmiş olarak görürsün. Çünkü onu salih amellere ve istikamete yönlendiren bir melek vardır. Dolayısıyla vesvese ile ilham arasında ilmi bir fark vardır. Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde emredilen her şey aklınıza geliyorsa bu meleğin ilhamıdır. Yine kitap ve sünnette yasaklanan her şey aklınıza geliyorsa o da şeytanın vesvesesidir. Dolayısıyla ölçüt Kuran ve sünnettir. İkinci bir ölçüt yoktur. O ikisine uyan her şey ilham, onlarla çelişen her şey de ister insandan ister cinden gelsin şeytanın vesvesesidir. 


Münafık müminin aksine sonuna kadar şeytanla yürür:


Mümine şeytan geldiğinde ki nadiren gelir, mümin onu takip etmez. Bunun delili de şu ayettir:

﴾ إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوْاْ إِذَا مَسَّهُمْ طَٰٓئِفٌ مِّنَ ٱلشَّيْطَٰنِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ(201) وَإِخْوَٰنُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِى ٱلْغَىِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ(202) ﴿

[ سورة الأعراف ]

 “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar. Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler, sonra da bundan hiç geri durmazlar.” 

[ Araf Suresi: 201-202 ]

Münafık ise müminin aksine sonuna kadar şeytanla birlikte yürür. Şeytani bir vesvese hissettiğinde durur ve şöyle der: “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” “De ki: insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.” Mümin şeytanla birlikte gitmez ama münafık gider.
Sonra Allah Teala şöyle buyurur: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden (sığınırım)”

(( وعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: إِذَا دَخَلَ الرَّجُلُ بَيْتَهُ فَذَكَرَ اللَّهَ عِنْدَ دُخُولِهِ وَعِنْدَ طَعَامِهِ قَالَ الشَّيْطَانُ: لَا مَبِيتَ لَكُمْ وَلَا عَشَاءَ وَإِذَا دَخَلَ فَلَمْ يَذْكُرِ اللَّهَ عِنْدَ دُخُولِهِ قَالَ الشَّيْطَانُ: أَدْرَكْتُمُ الْمَبِيتَ وَإِذَا لَمْ يَذْكُرِ اللَّهَ عِنْدَ طَعَامِهِ قَالَ: أَدْرَكْتُمُ الْمَبِيتَ وَالْعَشَاءَ. ))

[ مسلم عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ ]

 “Cabir b. Abdullah (r.a)'dan rivayet edildiğine göre Nebi (s.a.v.)'i şöyle buyururken işitmiştir: “Kişi evine girdiği zaman ve yemek yediği zaman Allah Teâlâ’yı anarsa, Şeytan (arkadaşlarına), “Size burada gece yiyecek bir yemek ve yatacak bir yer yok” der. Eğer kişi eve girerken Allah’ı anmazsa, Şeytan (arkadaşlarına), “Gece kalacağınız bir yer var” der. O kişi yemek vaktinde Allah’ı anmazsa Şeytan arkadaşlarına, “Gece kalacak yer ve yiyecek yemek buldunuz." der.” 

[ Müslim Cabir b. Abdullah’tan nakletmiştir ]

Gece boyunca selam vermediğinden küfürleşme, tartışma ve bağırış çağırış olur. (Eğer kişi eve girerken Allah’ı anmazsa, Şeytan (arkadaşlarına), “Gece kalacağınız bir yer var” der.) Aynı şekilde yemekte Allah’ın adını anmazsa doymaz. Şeytan da onlarla birlikte yer ve yemek yetmez. Birimiz evine girdiğinde selam vermezse, “Bismillah” demeden yemek yerse şeytan arkadaşlarına “hem konaklayacak yeri hem de yiyecek yemeği buldunuz” der. Bu yüzden kişi evine girdiğinde selam vermeli ki şeytan gitsin. Her türlü kötülükten Allah’a sığınmalıdır.


Nas Suresi’nin kısa bir özeti: 


Allah Teala “cinlerden ve insanlardan” buyurmuştur. Öyleyse kötü arkadaş insandan şeytandır. Kötü çevre insandan şeytandır, laf taşıyan, arzularını satan, faize çağıran, zinaya çağıran insandan şeytandır. Her türlüsü şeytanın vesveseleridir. Yine içkiye, kumara ve ahlaksızlığa davet de öyledir. Allah Teala’nın yasakladığı her şeye davet böyledir. Felsefesiyle, gerekçeleri ve süslü sözleriyle şeytanın vesveseleridir. Bu sure bütünüyle şöyledir: 


“De ki, insanların Rabbine sığınırım” Rab kelimesinin anlamını öğrendik mi?


“İnsanların Meliki” demek, her şeyin egemenliğinin O’nun elinde olduğu anlamına gelir.
“İnsanların ilahı” demek, yol gösteren ve yönlendiren anlamına gelir.
“Sinsi vesvesecinin şerrinden” demek, “Allah’a sığınırım” dediğiniz anda onun uzaklaştığınız anlamına gelir.
“İnsanların göğüslerine fısıldayan” demek, ruha fısıldayan anlamına gelir.
“Cinler ve insanlar arasından.” Şeytanlar…

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.


Hatim Duası:


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun ve en güzel ve eksiksiz salât ve selam Efendimiz, doğru sözlü ve güvenilir Muhammed (s.a.v.)’e olsun. Allah'ım, bize öğrettiğin dışında hiçbir bilgimiz yoktur; şüphesiz Sen her şeyi bilen, her şeyden haberdar olansın.
Allah'ım, Seni sürekli hatırlamamıza, Sana şükretmemize ve Sana en güzel şekilde ibadet etmemize yardım et. Sana kavuşma özlemini ve Senin yüce cemaline bakmanın sevincini bize nasip et.
Allah'ım, bizi bilgiyle zenginleştir, sabırla süsle, takvayla şereflendir ve esenlikle güzelleştir.
Allah'ım, bu buluşmamızı mübarek ve merhametli kıl ve ayrılığımızı da korunaklı kıl. Aramızda, bizden veya bizimle birlikte kimse mutsuz veya mahrum olmasın.
Allah'ım, bizi İslam'a nasıl yönlendirdiysen, onda da bizi sabit kıl. Ey Allah'ım, bize asla sapmayacağımız doğru yolu ilham et ve bizi salih amellere yönlendir, çünkü senden başka doğru yola yönlendiren yoktur. Efendimiz Muhammed (a.s)’ e, ailesine ve sahabelerine Allah'ın salat ve selamı olsun.

Tetkik edilmiş metin

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

Metni indir

نص الدعاة

Mevcut Diller

Resmi Gizle