Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selam dürüst ve sözünün eri olan Rasulullah (s.a.v)’e olsun. Allahım senin öğrettiklerin dışında bir bilgimiz yoktur, sen alim ve hakimsin. Bize faydalanacağımız ilmi öğret, öğrendiklerimizden de faydalanmayı nasip et, ilmimizi arttır. Bize hakkı hak olarak göster ve ona itaat etmeyle bizi rızıklandır, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmayı nasip eyle. Bizi sözü işitip en güzel şekilde itaat edenlerden eyle. Ve bizi rahmetinle salih kullarınla beraber cennetine ulaştır.
İslam’da Çocuğun Velayeti:
Değerli kardeşlerim, hidane yani velayet konusuna geçmeden önce onunla ilgili konuşulması gereken bir konu var. Şöyle ki:
Anne babaların çocuklarına karşı kalplerinde bulunan şefkat ve merhamet:
Allah Subhanehu ve Teala anne ve babalara çocuklarını eğitmelerini, yetiştirmelerini emretmiştir. Eğer Allah Teala çocuğu her türlü hareketi ile, sözleriyle, duygularıyla ve her türlü davranışlarıyla anne babasının gözünde sevgi dolu bir varlık olarak yaratmamış olsaydı, hiçbir anne çocuk yetiştiremezdi.
Anlatıldığına göre – bu gerçek bir hikâye değil, sembolik bir hikayedir – Bir anne tandırda ekmek pişirirken bir yandan oğlunu öpüyordu. Salihlerden bir kişi bu merhamete hayran kaldı. Kadın ekmeği tandıra koyuyor, bir yandan da oğlunu öpüyordu. Bu salih kişinin kalbinde şu belirdi: “Ey kulum, bu benim merhametimdir, eğer bu merhameti ondan alsaydım oğlunu fırına atardı.” Dolayısıyla bir annenin çocuğuna baktığını, bir babanın çocukları için uğraştığını görürseniz işte bu Allah’ın bebeğe olan merhametidir. Kuran’da Hz. Musa hakkında bir ayet vardır ama bu ayet dünyadaki tüm çocuklar için geçerlidir. Allah Teala şöyle buyurur:
﴾ أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي ﴿
“Onu (bebek Mûsâ’yı) sandığın içine koy ve denize (Nil’e) bırak ki, deniz onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Mûsâ, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”
[ Taha Suresi: 39 ]
Yani senin kalbine verdiğim sevgi olmasaydı seni kimse yetiştiremezdi. Allah Teala’nın anne babaların kalbindeki sevgiyi çekip aldığını düşünsek insanlar yok olur, insan nesli tükenirdi. Ancak bu Allah’ın her insanın kalbine yerleştirdiği bir merhamettir, kişi kafir de olsa, mümin de olsa bu böyledir. Kafir bir kadın da çocuğuna bakar, onu eğitir, ona şefkat gösterir. Hayvanlar da böyledir. İnsan neslinin yüceltildiği ve çocukların da anne babalarının onlara olan bakımından memnun olduğu bu bakım ve terbiye şekli, Allah Teala’nın merhametinin bir tezahürüdür. Bu konuyla ilgili şu ayet de önemlidir:
﴾ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً ﴿
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
[ Nisa Suresi: 1 ]
Çocuğun babasına nasıl ısrarla soru sorduğunu gördünüz mü? Küçük bir çocuk yolda bir adamı tutup “kışın giyeceğim montun parasını ver” diyebilir mi? Yapamaz. Ama babasına gider ve ondan ısrarla bunu ister. Kızar, bağırır ve sonunda baba pes eder, kendi ihtiyaçlarından vazgeçer ve oğlunun ihtiyacını giderir.
Peki bu babayı oğlunun isteklerine karşılık vermeye iten şey nedir? Allah Teala. Bu çocuğu babasından ısrarla bir şey isteyecek kıvama getiren nedir? Allah Teala…Öyleyse bir babanın oğluna şefkat gösterdiğini, bir annenin çocuklarını sevdiğini, bir çocuğun anne babasının gözündeki değerini görüp onlardan yapabileceklerinin fazlasını isteyebildiğini görüyorsanız, işte bu Allah’ın rahmetidir. Ama dinimiz bir çocuğun anne babasını kaybetmesi veya vefat etmeleri veya boşanmaları durumunda çocuğun menfaatlerini garanti altına alır. İşte bu da bugünkü dersimizin konusudur. Doğal olan duruma gelince o da bir mucizedir.
Bir seferinde aklıma şu geldi: Anne dışında başkaları çocuğa ne kadar bakarsa baksın annenin yerini tutamaz. Ne kadar lüks bir binada olursa, ne kadar güzel bahçelerde, restoranlarda, büyük salonlarda, güzel bir bakımda, seçkin öğretmenlerle olursa olsun, bir çocuk annesini kaybettiğinde, hiçbir şey onun yerini tutamaz. Yani çocuğa annesinin yerini tutması için tüm imkanlar sağlansa bile bu mümkün değildir.
Şimdilerde çocuk köyleri kuruldu. Orada bakıcılar aylık yüksek maaşlarla çocuklara bakıyor ve yemek yapıyorlar. Yani anneleri gibi davranıyorlar. Ama gerçek annenin yerini hiçbir şey tutamaz. Baba da öyledir. Yani bu üzerine düşünmeye değer bir konudur. Kişi Allah’ın rahmeti üzerine düşündüğünde O’nun hiçbir çaba harcamadan anne babanın kalbine bıraktığı merhamet duygusuna baksın.
Mümin merhametlidir. Ama kime karşı? Müminin çocuklarına karşı merhameti apaçık ortadadır. Ama İslam dini merhametten bahsederken “bu genel bir rahmettir” der.
Merhametin özel olması da apaçık ve inkar edilemez bir şeydir. Bir baba onunla Allah’a işaret edemez. Çünkü Allah Teala bunu onun içine yerleştirmiştir. Mesela bir öğrenci sınavda hesap makinesi kullandığında, büyük bir sayı yazdığında ve karekök tuşuna bastığında saniyeler içinde cevabı alır. Bu öğrencinin zekası olarak kabul edilebilir mi? Hayır, bu o aleti icat edenin zekasıdır. Karekök hesaplamak istediğimizde on dakika da bunu yapabiliyoruz.
İnsan çocuğuna karşı şefkat duyduğunda bu Allah’ın onun kalbine yerleştirdiği bir duygudur. Çünkü o bir babadır. Çünkü o bir annedir. Bu doğal durum bile tefekkür gerektirir. O yüzden denir ki: Evrenin kendisi bizzat mucizedir.
Yani bu boşanma, ayrılık, anlaşmazlık veya ölüm gibi nedenler olmaksızın devam eden doğal aile hayatıdır. Baba gece gündüz çalışır. Annenin tüm hayatı çocuklarını yetiştirmekle ve kız olsun erkek olsun onların geleceklerini inşa etmekle geçer. İşte bu, Allah’ın merhametine işaret eder. Ama az önce dediğimiz gibi İslam dini ölüm ve boşanma gibi istisnai konularda küçük çocuğun menfaatlerini koruma altına almıştır.
Hidane’nin (Velayet)Tanımı ve Büyük Çocuklar Hakkındaki Hükmü:
Fakihler şöyle tanımlarlar: “Küçük bir kız ya da erkek çocuğun veya iyi ve kötüyü ayırt etme yeteneği olmayan, tek başına işlerine karar veremeyen kişinin bakımını üstlenmek, onun menfaatine olan şeyleri yerine getirmek, onu zarardan korumak, onu hayatın zorlukları ve sorumluluklarıyla başa çıkabilmesi için fiziksel, psikolojik ve zihinsel olarak eğitmektir.” Bu ayrıntılı bir tanımdır. Ama tanımda dikkat çeken bir nokta vardır: Küçük bir kız veya erkek çocuk. Peki büyük kız ve erkek çocuk hakkında hüküm nedir? Yetişkin olan bir erkeğin tek başına yaşama hürriyeti vardır. Veya anne ya da babasıyla da yaşayabilir.
Ama yetişkin bir kadın anne ve babasından ayrılamaz. Bu itibarını korumak için böyledir. Yirmi yaşına da gelmiş olsa bir genç kızın tek başına yaşaması ahlaki anlamda bir sıkıntıya sebep olma potansiyeli olduğundan ya da öyle algılanabileceğinden anne babasından ayrılması doğru olmaz. Gerçekte böyle bir şey olmasa da insanlar bunu zannedebilirler. Bu fesat çıkmasını ya da o vehmi önlemek içindir. Yetişkin bir genç kız yalnız yaşamamalıdır. Bu ek bir nottur.
Ergen ve reşit olmuş bir kişiye velayet edilmesi gerekmez. Reşit olacak yaşa erişen kişiye artık yetim denmez. Eğer erkekse anne babasından ayrılarak yalnız yaşama hakkı vardır ama tabi onlardan uzaklaşmamalıdır. Onlarla ilgilenmeyi de bırakmaz. Öyleyse erkek bir yetişkin tek başına yaşayabilir, ama anne babasından tamamen ayrılması, onları bırakması doğru değildir. Genç kız ise tek kalmamalıdır, babası buna izin vermemelidir. Çünkü genç bir kızın hakkında yanlış düşüncelerin oluşmamasının, iffetine ya da ailesine iftira atılmamasının garantisi yoktur. Eğer babası yoksa, velisi ve ailesi onu bundan men etmelidir. Öyleyse yetişkin kız ve erkek çocuğun velayeti ile ilgili ek bir not eklemiş olduk.
Küçük çocukların Bakım ve velayet Hakkı ve Annenin bu görevi yerine getirme konusundaki önceliği:
Küçük çocuk kavramını şöyle açıklayabiliriz:
Küçük bir çocuğun veya akıl sağlığı yerinde olmayan, karar verme yeteneği ve bağımsızlığı bulunmayan bir kişinin bakım sorumluluğu; onları zarar ve incinmeden korumak, fiziksel, psikolojik ve zihinsel olarak yetiştirerek hayatın zorlukları ve sorumluluklarıyla başa çıkabilmelerini sağlamaktır.
Küçük bir çocuğun bakımı, velayeti zorunludur. Çünkü bu konudaki bir ihmal çocuğun ölümüne bile yol açabilir. Yani hidane çocuğun doğal bir hakkıdır. Bu da kendisine bakacak ve onu koruyacak, ihtiyaçlarını karşılayacak, onu eğitecek bir kişinin varlığına muhtaç olmasındandır. Annesi bu konuda hak sahibidir:
Abdullah b. Amr b. As’tan şöyle nakledilmektedir:
(( أن امرأة قالت: يا رسول الله، ابني هذا كان بطني له وعاء، وثديي له سقاء، وحجري له حواء، وأن أباه طلقني، وأراد أن ينزعه عني، قال لها رسول الله صلى الله عليه وسلم: " أنت أحق به ما لم تنكحي ))
“Bir kadın şöyle dedi: ‘Ya Resulallah oğlum benim karnımda idi, benim göğsüm ile emzirildi ve benim kucağımda büyüdü. Babası beni boşadı ama onu benden almak istiyor.’ Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Yeniden evlenmediğin sürece bu konuda sen daha fazla hak sahibisin.”
Hadis Hakim’in Müstedrek’inde nakledilen sahih bir hadistir.
Eğer velayet bir çocuğun hakkıysa ve annesi bunun için tayin edildiyse kadın velayeti almak zorundadır. Zira çocuk annesine muhtaçtır, ondan başka kimsesi yoktur, dolayısıyla bunu yapması zorunludur. Çocuk anneye muhtaç olduğu bir yaştaysa hakim anneyi velayete zorunlu kılar ki çocuk eğitim ve bakım konusundaki hakkını kaybetmesin. Eğer velayeti belirlenmemişse çocuğun ninesi varsa ve bakımını üstleniyorsa, anne de bu görevden kaçınıyorsa annenin çocuk üzerindeki velayet hakkı düşer. Önemli bir nokta var: Annenin hidane görevinin tamamen ortadan kalktığını söylemedik aksine sadece bu hakkı ortadan kalkar, onun yerine bunu yapacak biri varsa ve anne de bundan imtina ediyorsa üzerindeki görev ortadan kalkmış olmaz ama hakkını kaybeder. Çünkü çocuğunu eğitme hakkı doğal bir şeydir ve bir temel teşkil eder.
Denir ki, çocuğun en iyi yetiştirilme biçimi tabi ki anne babasının kucağında büyümesidir. Bu gerçek dünyada bilinen bir hakikat haline gelmiştir. Çocuklar üzerinde çok özel şartlarda yapılan bazı deneyler vardır. Yani çocuklara en üst sınırda özen gösterilir. Bedenine, ruhuna özen gösterilir, yemek, oyun, eğitim alanlarında bakımı üstlenilir. Fakat annesinden uzakta büyüyen bu çocuğun akıl hastalıklarına yakalanması veya psikolojik rahatsızlıklara yakalanma durumu annesinin yanında yaşayan bir çocuğa göre çok daha yüksektir. Çünkü bir çocuğun annesinden aldığı duygu ve değerleri başka hiçbir kimseden alamayacağı kanıtlanmıştır. Bu nedenle halkın yarısını kimsesizler yurdunda veya bakım evlerinde yaşarken gördüğünüzde, bu halkın kötü insanlar olacağından emin olun. Yani diğer insanlara zarar vermekten zevk alacağından emin olun. Bazı istatistikler Avrupa nüfusunun yarısının yetim olduğunu göstermektedir. Annesinin bakımı ile büyüyen bir kişinin başkalarına zarar vermesi ihtimali çok düşüktür. Çünkü annesinden sevgi ve şefkat görmüştür. Ama annesinin sevgi ve şefkatinden yoksun olarak büyüyen bir kişi her şeyi yapmaya hazırdır. Çünkü o annesinin sütü ile alacağı değerleri alamamıştır.
Her veli ve çocuk hidane yani velayet hakkına sahiptir. Ancak çocuğun hakkı daha güçlüdür. Veli hakkından vazgeçse bile çocuğun buradaki hakkı düşmüş olmaz. Çocuk eğitiminin, çocuk terbiyesinin en iyi hali çocuğun anne babasının velayetinde büyümesidir. Çünkü çocuk onların bakımı ve yetiştirmesi ile bedenini geliştirir, aklını sağlamlaştırır, ruhunu arındırır ve onu hayata hazırlarlar. Anne ve baba ayrılırsa ve bir çocukları varsa anne çocuğun bakımı ve velayeti konusunda babadan daha fazla hak sahibidir. Ama annenin bu konuda öncelikli olmasını engelleyen bir durum varsa veya çocuğun kendine özgü bir vasfı varsa o zaman durum değişir. Annenin öncelikli olmasının sebebi çocuğun bakımı ve emzirilmesi konusunda daha yetkin olmasıdır. Çünkü o çocuk yetiştirme konusunda daha yetkili ve bilgilidir, bu açıdan erkeğin olamayacağı kadar sabırlıdır ve erkekten daha fazla vakti vardır. Bu sebeple çocuğun menfaati için anne velayet konusunda önceliklidir.
Abdullah b. Amr b. As’tan nakledildiğine göre;
(( أن امرأة قالت: يا رسول الله، ابني هذا كان بطني له وعاء، وثديي له سقاء، وحجري له حواء، وأن أباه طلقني، وأراد أن ينزعه عني، قال لها رسول الله صلى الله عليه وسلم: " أنت أحق به ما لم تنكحي ))
“Bir kadın dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Benim şu oğluma karnım barınak, kucağım sığınak, göğüslerim de içecek oldu. Oysa şimdi babası onu benden ayırmak istiyor". Resulullah (s.a.v)”"(Başkasıyla) evlenmediğin sürece sen onu (babasından) daha fazla hak edersin" buyurdu.”
[ Kaynağı daha önce geçmiştir ]
Yani evlenirseniz o zaman baba daha fazla hak sahibi olur. Evlenmediğiniz sürece sizin velayet hakkınız daha fazladır.
Bazı rivayetlerde Hz. Ebu Bekir’in şöyle buyurduğu nakledilir: “Anne daha şefkatli, daha nazik, daha merhametli, daha sevecen, daha iyi ve daha hassastır. Evlenmediği sürece daha fazla hak sahibidir.”
Velayet hakkına sahip olma sırası:
Velayet ve bakım görevi başta anneye verildiğinde, fakihler annenin yakınlarının babanın yakınlarından öncelikli olduğunu belirtmişlerdir. Velayet hakkı konusunda hak sahiplerinin sırası şöyledir:
Annenin bakım ve velayet konusunda öncelikli hak sahibi olmasına engel teşkil edecek bir durum varsa bu görev anneanneye geçer. Onda da bir engel varsa babaanneye intikal eder. Sonra öz kız kardeşe, sonra annenin kız kardeşine, sonra babanın kız kardeşine, sonra öz kız kardeşinin kızına sonra annenin kız kardeşinin kızına, sonra öz teyzesine sonra annesinin teyzesine, sonra babanın teyzesine, sonra babanın kız kardeşinin kızına, sonra öz erkek kardeşinin kızına, sonra annenin erkek kardeşinin kızına, sonra babanın erkek kardeşinin kızına, sonra öz halaya, sonra annenin halasına, sonra babanın halasına, sonra annenin teyzesine, sonra babanın teyzesine, sonra annenin halasına, sonra babanın halasına geçer. Her birinde önce öz olanlara hak verilir.
Yani bu bir çocuğun bu haktan yoksun bırakılamayacağı anlamına gelir. Yani çocuk bunlardan hiçbiri olmaksızın tek başına kalmamalıdır. Bir kadın çocuğun bu hakkını gözetmelidir. Bu mahremlerden hiçbiri bulunmuyorsa ya da velayet hakkı için ehil değilse o zaman velayet mahremlerden baba tarafına geçer. Mirastaki sıralama şeklinde bir sıralama ortaya çıkar.
Velayet ve bakım hakkı babaya geçer, sonra babanın babasına, o yoksa öz erkek kardeşe, sonra babanın erkek kardeşine, sonra öz kardeşin çocuğuna, sonra babanın kardeşinin çocuğuna, sonra öz amcaya, sonra babanın amcasına, sonra babasının amcasına, sonra da babasının babasının amcasına geçer. Eğer bunlardan biri yoksa veya onlar bunun için uygun görülmüyorsa velayet hakkı asabe olmayan diğer erkeklere geçer. Bu sıra da şöyledir: Annenin dedesi, annenin erkek kardeşi, annenin erkek kardeşinin oğlu, annesinin amcası, öz dayı, babanın dayısı, annenin dayısı… Bu akrabalardan hiçbiri yoksa ki bu çok nadir bir durumdur çocuğun hiç kimsesi olmadığını varsayarsak hakim ona bunun için bir veli atayabilir. Çocuğun velayeti bu şekildedir çünkü velayet hakkı önemlidir ve esas olan çocuğa yakınlıktır. Bazı akrabalar diğerlerinden önceliklidir. Tabi ki velileri yani anne babası en önceliklidir. Zira çocuğun menfaatini en iyi şekilde gözetebilecek olanlar onlardır. Eğer onlar yoksa ya da bakım konusunda bulunmalarına bir engel varsa o zaman bir sonraki yakına bu iş devredilir. Eğer çocuğun herhangi bir akrabası yoksa o zaman kadı yani hakim o çocuğa bir veli tayin etmekle mesuldür.
Bir sonraki derste inşallah velayet ve bakım konusunun şartlarından bahsedeceğiz. Bugünün konusu velayetteki hak sahiplerinin sırasıdır. Anne babadan daha çok hak sahibidir. Velayet hakkı ortaktır. Burada hem çocuğun hem de annenin hakkı vardır. Bazı durumlarda annenin hakkı düşer. Tanım da bu yöndedir.
Birr (iyilik) ve İsm (Günah) hakkındaki hadisler:
Şimdi bazı hadis-i şeriflere gelelim, üç hadis, bana en çok sorulan sorularla ilgili önemli gördüğüm üç hadise bakacağız. Hepsi birr (iyilik) kelimesiyle başlıyor. Bu arada birr kelimesi üç yönlüdür. Şöyle ki b harfinin esre ile okunması durumunda (birr) salih amel anlamına gelir. Üstün ile okunması durumunda (berr) kara toprak anlamına gelir ve ötre ile okunması durumunda (burr) buğday anlamını taşır.
1. Birr ruhun huzur bulduğu şeydir:
Salebe el-Haşni diyor ki:
(( قلت: يا رسول الله أخبرني بما يحل لي وما يحرم علي قال: فصعد النبي صلى الله عليه وسلم وصوب في البصر فقال النبي صلى الله عليه وسلم: " البر ما سكنت إليه النفس، واطمأن إليه القلب، والإثم ما لم تسكن إليه النفس، ولم يطمئن إليه القلب، وإن أفتاك المفتون ))
“Dedim ki: Ya Rasulullah bana neyin helal neyin haram haber verin. Efendimiz (s.a.v.) kalktı ve gözlerini dikti, şöyle buyurdu: Birr (İyilik) ruhun huzur bulduğu, kalbin de mutmain olduğu şeydir. İsm (günah) ise ruhun huzursuz olduğu ve kalbin mutmain olmadığı şeydir. Fetva verenler sana fetva verseler bile…”
Hadisin ravileri sika yani güvenilirdir. Hakim ve İmam Ahmed b. Hanbel nakletmiştir.
Mesele fetva bulmak değildir. Her zaman size istediğiniz şekilde fetva verecek biri vardır. Fetvalar menfaat meselesi haline geldi. Bazen insan bir günah işliyor ve diyor ki “Ezher şeyhi bana fetva verdi.” Yani Ezher şeyhi seni Allah’ın azabından koruyacak mı? Efendimiz buyuruyor ki: “Fetva verenler verseler bile…”
Vera yani takva insanın yasak olmayan şeyden bile yasak olabilme ihtimalinden sakınarak uzak durmasıdır. Vera sahibi kişinin özelliklerinden biri de sınırları aşmamasıdır. Sınırları aşan kişi Allah’ın huzurundan kovulur. Vera sahibi kulun iki rekat namazı ne yapacağını bilmez bir kulun bin rekat namazından hayırlıdır. Bir şey hakkında endişeli bir şekilde soru sorduğunuzu gözlemliyorum. Sadece sorduğunuz için aslında endişeli olduğunuz ortaya çıkıyor.
Mesela kişi öğle vakti evine gidip yemeğini yer, öğle namazını kılar ve yatağına uzanırsa bu kişi bu yaptığı şeyler hakkında bir alime soru sorma ihtiyacı hisseder mi? Şüpheli bir şey yapmamıştır, yaptığından emin ve mutmaindir. İşler bu şekilde apaçıkken büyük ihtimalle kimseye bir şey sormazsınız. Ama sadece şüphe ettiğinizde veya endişe hissettiğinizde ya da her şeyin yolunda gitmediğini düşündüğünüzde veyahut da yaptığınız işin sanki Allah’ın rızasına uymadığını düşündüğünüzde alimlere sorarsınız. En üst mertebedeki fetva ihtiyatlı davranarak yasak olmayan bir şeyden bile olabilme ihtimalini düşünerek uzak durmaktır.
Allah’ın kitabından bir delil ile cevap duyarsanız mutmain olursunuz. Mesela kaza ile oğlumu öldüren bir kişiden diyet almam caiz midir? Bu bana en çok sorulan sorulardan biri… Tabi ki caizdir. Allah Teala buyuruyor ki:
﴾ وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً إِلَّا خَطَأً وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِناً خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا فَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِنَ اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيماً حَكِيماً ﴿
“Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.”
[ Nisa Suresi: 92 ]
Subhanallah! Bazen bazı insanların mübah konularda takvalı numarası yaptıklarını görüyorum. Haram olduğu sabit olan şeylerde ise onu tereddütsüz bir şekilde yapıp susuyorlar. Bu soruyu sorarsanız Allah’ın kitabında veya Sünnette bir kaynağı vardır. O zaman onu yapın ve bunun için size bir şey söylenmez. Ama dayanağınız zayıfsa yani durumunuz ile nass arasında karmaşık bir ilişki varsa, işte bu durumlarda fetva verenler olur. Mesela kardeşimin hanımını görmem caiz midir? Cevap: Hayır. Ama fetva verenler var. Nasıl? Hile ile yapıyorlar. Mahalleden birinden küçük bir kızı alıp kardeşinizin eşine vereceksiniz o da onu emzirecek. Sonra da o kızla evleneceksiniz, kardeşinizin hanımı da sizin kayınvalideniz olacak. Sonra da o küçük kızı boşayacaksınız. Dolayısıyla yengeniz sonsuza kadar kayınvalideniz olarak kalacak. Bu bir fetva değildir. Tamamen dalalet, sapkınlıktır. Neden bu yasaklanmıştır? Dini görünen bir hile ile istediğinize ulaşmamanız ve sonunda fesat çıkmaması için. Bunun dinle bir alakası yoktur. Bu Yahudilerin yaptığı ve Allah’ın onları en ağır şekilde kınadığı bir davranıştır.
(( البر ما سكنت إليه النفس، واطمأن إليه القلب ))
“Birr (İyilik) ruhun huzur bulduğu, kalbin de mutmain olduğu şeydir.”
Arka odada sütün içine su kattığınızda gönlünüz rahat ediyor mu? Rahat hissediyor musunuz? Yaptığınızla gurur duyuyor musunuz? Bundan utanmıyor musunuz? Tabi, kötü bir amel beraberinde huzursuzluk getirir. Bir kişi siz bunu yaparken sizi yakalasa çok rahatsız olursunuz.
(( والإثم ما لم تسكن إليه النفس ولم يطمئن إليه القلب، وإن أفتاك المفتون ))
“İsm (günah) ise ruhun huzursuz olduğu ve kalbin mutmain olmadığı şeydir. Fetva verenler sana fetva verseler bile…”
Bazı yanlış davranışlar buna tolerans, müsamaha da derler, gerçekte çok daha fazlasıdır. Örneğin bir adam bir şeyi taksitle sabit bir fiyatla satıyor. Satın alan müşteri de ona “bu tam fiyattır, sen şimdi bana şu an (nakit) için indirim yap” diyor. Bu indirim bir faizdir. “Kardeşim sen bunu bir müsamaha, bir tolerans olarak gör” diyor. Bu deftere yazılı olana mı yoksa gerçekliğe mi dayanıyor? Gerçekte indirim nakit ödemeden kaynaklanıyor. Öyleyse buna ister tolerans deyin, ne derseniz deyin bu bir faizdir.
Bir tankeri olan kişi ona araba plakası taksa bu plaka tankeri araba yapar mı? Tanker yine olduğu gibi kalır. Çirkin bir şeye güzel bir isim vererek onun tabiatını değiştirebilir misiniz? Faiz bu, ona hoşgörü deseniz de o faiz olarak kalır. Öyleyse “Sana fetva verenler verseler bile…” De ki sadece bir fiyat vermelisiniz. Müşteriyi gördüğünüzde dış görünüşünden anlarsınız, vadeli mi yoksa nakit mi ödeyeceğini… Bir fiyat verin. İki durumda da aynı fiyatı verin. Mesela taksitli araba satışı yapılıyor, fiyatı mesela 100 000 ama bir yıl taksit karşılığında araç 130 000’e satılıyor. Vade uzadıkça fiyat da artıyor mu? İşte gün gibi açık…
Bir insanın suçluluk duygusu tüm kanaatlerinden daha güçlüdür. Onu ikna etseniz bile bu duygusu halen güçlü kalır. Bir insan günahta bir iyilik olduğunu düşünüyorsa ahmaktır. Zira günahların hepsi kötüdür. İki yılda biriktirdiğinizi bir gün ya da bir saatte kaybedersiniz. Haram ile toplanan şey yok olur. Allah için malın yok edilmesinden daha kolay bir şey yoktur. Bazen hacizle, bazen yangınla, bazen de kayıp ile onu yok edebilir. Rasulullah (s.a.v.) çarşıya gittiğinde şöyle derdi:
(( اللهم إني أعوذ بك أن أصيب فيها يمينا فاجرة، أو صفقة خاسرة ))
“Allahım, yalan yere yemin etmekten ve alışverişte zarara uğramaktan sana sığınırım.”
Zayıf bir hadistir, Hakim Müstedrek’te Büreyde b. Hasib’ten nakletmiştir.
Bir kişi gayri meşru yollarla büyük paralar elde edebilir. Ama onları bir saniyede kaybedebilir. Mesela böbreği için sahip olduğu her şeyi verebilir. Böbreği iflas ederse 600 000 lira öder ve ameliyatının başarı şansı sadece %30’dur. Böbrek fonksiyonları da normalden çok daha düşük olur. Kortizon tedavisine ihtiyaç duyar. Muhtemelen de en fazla bir buçuk yıl böyle devam edebilir. Kalbindeki bir problem nedeniyle sahip olduğu tüm serveti harcayabilir. İnsan haram mal ile hayatını tehlikeye attığında Yüce Allah onu yakından takip eder. Öyleyse;
(( البر ما سكنت إليه النفس، واطمأن إليه القلب، والإثم ما لم تسكن إليه النفس، ولم يطمئن إليه القلب، وإن أفتاك المفتون ))
“Birr (İyilik) ruhun huzur bulduğu, kalbin de mutmain olduğu şeydir. İsm (günah) ise ruhun huzursuz olduğu ve kalbin mutmain olmadığı şeydir. Fetva verenler sana fetva verseler bile…” (kaynağı belirtildi)
Faiz meselesini size anlatmıştım. Müşteri gelip satıcıya şöyle diyor: “Bu kutu çayı istiyorum.” Fiyatı 1000 lira. Satın aldığını söylüyor ve bir yere kaydediyor. Filanca üzerine bir kutu çay 1000 lira fiyatla. Kutu şu şu şekilde. Ama hala çay yerinde duruyor. Satıcı diyor ki: “Onu satacak mısın?” Müşteri “evet” diyor. Kaça? Diye sorunca “sekiz yüz lira’ya” cevabını alıyor. Bu sekiz yüz lira nakit fiyatıdır. Aldım ve sattım diyorlar. Bu faizdir. Allah Teala buyuruyor ki:
﴾ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا فَمَنْ جَاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَانْتَهَى فَلَهُ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُ إِلَى اللَّهِ وَمَنْ عَادَ فَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿
“Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, “Alım satım da ancak faiz gibidir” demeleridir. Hâlbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişteki kendisinindir, durumunun takdiri Allah’a aittir. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir.”
[ Bakara Suresi: 275 ]
Siz ne kadar dini bir kılıfla örtmeye çalışırsanız çalışın bu gün gibi açık faizli bir işlemdir.
Abbasi Döneminde genelevler vardı, kapısında da dini kıyafetli bir adam beklerdi. Bir nikah akdi yapar, kişi oradan çıkınca da onları boşardı. Yani her türlü günaha dini bir kılıf bulunabilir. Ama bu da bir günahtır.
2. Birr (İyilik) Güzel Ahlaktır:
Nevvas b. Seman (r.a) diyor ki:
(( أقَمتُ مَع رسولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِالمدينةِ سَنة، مَا يَمْنَعُني مِنَ الْهِجرَةِ إِلا المَسألَةُ، كان أَحدُنَا إذا هَاجَر لَمْ يسأل رسول الله صلى الله عليه وسلم عَن شَيءٍ، قال: فَسَألتُهُ عن البِرِّ وَالإثْمِ ؟ فقال رسولُ اللِّهِ صلى الله عليه وسلم: " البِرُّ: حُسْنُ الْخُلُق، والإثمُ: مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ وَكَرِهتَ أَن يَطَّلِعَ عليه النَّاسُ ))
“Medine'de Resulullah (s.a.v.) ile birlikte bir sene kaldım. Beni hicretten alıkoyan tek husus sadece soru sormaktı. (Çünkü) bizden bir kimse hicret etti mi Resulullah (s.a.v.)'e herhangi bir şey hakkında soru sormazdı. Ben de kendisine birri (iyilik) ve ismi (günah) sordum. Resulullah (s.a.v) "Birr güzel ahlaktır, ism (günah) ise nefsinde gidip gelen ve insanların bilmesinden hoşlanmadığın şeydir" buyurdu.
Bu hadis Müslim ve Tirmizi’nin rivayet ettiği sahih bir hadistir.
İnsanların bilmesinden utandığınız her şey ism yani günahtır.
Üçüncü ve son hadis, kaynaklarda geçmektedir:
(( البر لا يبلى، والذنب لا ينسى، والديان لا يموت، اعمل ما شئت، كما تدين تدان ))
“Birr kaybolmaz, günah unutulmaz, Herkese hakkını veren Allah ölmez, dilediğini yap, ne ekersen onu biçersin.”
Birr yani iyilik kaybolmaz. Yani güzel amel her yerde, her zaman, her dönemde ve her bölgede insanlar tarafından takdir edilir.
Bir akrabam Halep’e gitmek istemişti. Şöyle anlattı: Bir durakta duruyordum, büyük bir kalabalık vardı. Bir adam ona eliyle işaret etmiş, buyur etmiş, ona doğru gittim ve son derece şık ve kibar bir beyefendiydi. “Arabamla Halep’e gidiyorum ve bana eşlik edecek birine ihtiyacım var” dedi. Arabaya bindim, çok lüks bir arabaydı. Yolda konuşurken şöyle anlattı, bu mühendis bir şehirden diğerine giderken yolda bir kazaya denk geliyor, yolda kanlar içinde yatan bir adam görüyor, bu mühendis insaniyet duygusuyla yaralıyı arabasına taşıyor, hapse atılabileceği ihtimalini hiç düşünmeden, kazaya sebep olduğu düşünülebileceğini hesaba katmadan yaralıyı hastaneye yetiştiriyor. Olay buraya kadar. Yıllar sonra bir şehirdeki ihale olduğunu okuyor ve belgeleri almak için oraya gidiyor. Öyle görünüyor ki genel müdürü soruyor, ofisine giriyor. Müdür masasından kalkıp ona doğru koşuyor ve kucaklayıp öpüyor. Ama mühendis müdürü tanımıyor. Müdür ona şöyle diyor: “Beni tanımadın mı?” Adam “hayır vallahi” diyor. Müdür: “Sen beni yolda kurtaran adamsın.” Tabi mühendis onun yüzüne dikkatli bakmamış, o gün o olay orada bitmiş. Bu adam genel müdür ve tüm yardımlarını sunuyor, ihale bu mühendisin oluyor ve böylece zengin oluyor.
Suphanallah! İyilik yok olmuyor. Bir hayır yaparsanız onun boşa gitmesi, zayi olması mümkün değildir. Bazen bir kardeşinize Allah rızası için hizmet edersiniz otuz yıl geçer ve zor bir durumda kalırsınız ve karşınızda onu size yardım ederken bulursunuz. “İyilik kaybolmaz.” Kimse iyiliği görmezden gelemez.
Önemli bir kısım daha var: “Bir hayır yapmak gerek, çünkü ilerde bu insanlara ihtiyacım olabilir” dediğiniz zaman bu şüpheli bir hayırdır. Bunda Allah’a şirk koşmak da vardır. Siz hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapın, ama emin olun ki iyilik yaptığınızda iyilik bulursunuz. Hem de yaşadığınız en zor zamanda… Allah Azze ve Celle size hayal bile edemeyeceğiniz hizmetleri sunar.
Adam dedi ki: Tüm bu zenginlik o proje sayesindeydi. O projeyi almamın sebebi de o görevliydi, onun da sebebi onu kazadan kurtarmamdı. Ama en büyük iyilik dünyalık nimetlerle lekelenmemiş olandır. Allah Teala şöyle buyuruyor:
﴾ إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُوراً ﴿
“Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.”
[ İnsan Suresi: 9 ]
(( البر لا يبلى، والذنب لا ينسى، والديان لا يموت، اعمل ما شئت، كما تدين تدان ))
“Birr kaybolmaz, günah unutulmaz, Deyyan (Herkese hakkını veren Allah) ölmez, dilediğini yap, ne ekersen onu biçersin.”
Deyyan ölmez cümlesinin anlamı şudur: Bir iyilik yaptığınızda sanki Allah Teala’ya borç vermiş gibi olursunuz. Ve o borcun sahibi ölmez. Sana borcunu kat kat fazlasıyla verir. İlk olarak, Deyyan tüm kulların ona borçlu olduğu kişidir. Bu sebeple Allah’a karşı iyilik yaptığınızda o fiilin karşılığı ile ilgili endişelenmeyin. İnsanlar bilirler ya da bilmezler, üç hadis vardır ve bunların üçü de birr kelimesi ile başlar:
(( البر ما سكنت إليه النفس، واطمأن إليه القلب، والإثم ما لم تسكن إليه النفس، ولم يطمئن إليه القلب، وإن أفتاك المفتون ))
“Birr (İyilik) ruhun huzur bulduğu, kalbin de mutmain olduğu şeydir. İsm (günah) ise ruhun huzursuz olduğu ve kalbin mutmain olmadığı şeydir. Fetva verenler sana fetva verseler bile…”
(( البِرُّ: حُسْنُ الْخُلُق، والإثمُ: مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ وَكَرِهتَ أَن يَطَّلِعَ عليه النَّاسُ ))
"Birr güzel ahlaktır, ism (günah) ise nefsinde gidip gelen ve insanların bilmesinden hoşlanmadığın şeydir"
(( البر لا يبلى، والذنب لا ينسى، والديان لا يموت، اعمل ما شئت، كما تدين تدان ))
“Birr kaybolmaz, günah unutulmaz, Deyyan (Herkese hakkını veren Allah) ölmez, dilediğini yap, ne ekersen onu biçersin.”
Selman-ı Farisi (r.a.) Hakkı arayan sahabi:
Şimdi büyük sahabi Selman-ı Farisi’nin hikayesine bakalım. Selman (r.a.) şöyle diyor: Ben Isfahan halkından, Ciyan denen köyden İranlı bir gençtim. Babam köyün ileri gelenlerindendi, aslında köyün din adamıydı. Köyün en zengini ve mevki olarak en üst seviyesinde olan bir adamdı. Doğduğumdan beri onun için Allah’ın yarattığı en sevimli şey bendim. Bana olan sevgisi her geçen gün arttı, daha da güçlendi. Öyle ki beni genç kızları evde tutar gibi korktuğu için eve hapsederdi. Ben Mecusilik için çalışıyor, Allah dışında taptığımız o ateşin gece gündüz bir saat bile sönmemesi için nöbet tutuyordum. Babamın büyük bir çiftliği vardı, bolca da hasat veriyordu.
Babam çiftliğe bakar ve hasadını toplardı. Bir seferinde bir şey onu köye gitmekten alıkoydu. Bana “Oğlum gördüğün gibi çiftliğe gidemiyorum, bugün benim yerime gidip işleri hallet” dedi. Ben de çiftliğe doğru yola koyuldum.
Yoldayken bir Hristiyan kilisesine rastladım. Onları içerde dua ediyorlarken duydum. Bu dikkatimi çekmişti. Hristiyanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Diğer dinlerle ilgili de bir bilgim yoktu. Çünkü babam uzun zaman beni evde saklamıştı. Seslerini duyunca içeri girdim ve ne yaptıklarına baktım. Onları gözlemlediğimde duaları hoşuma gitti ve dinlerine ilgi duymaya başladım. Dedim ki: Vallahi bu bizim dinimizden daha iyi. Allah’a yemin ederim ki güneş batana kadar onların yanından ayrılmadım, çiftliğe gitmedim. Sonra bu dinin kaynağının nerde olduğunu sordum. “Şam’dadır” dediler. Akşam olduğunda evime döndüm. Babam beni karşıladı ve ne yaptığımı sordu. Dedim ki: “Babacığım, Kilise ’de dua eden insanlara rastladım, inançlarından çok etkilendim. Güneş batana kadar orada kaldım.” Babam bu yaptığımdan dolayı çok endişelendi. Ve dedi ki: “Oğlum o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dini ondan daha hayırlıdır.” Eğer bu çocuk babasının davetine icabet etseydi, Efendimiz Selman olamayacaktı. Öyleyse babalar her zaman haklı olmazlar.
Dedim ki: “Hayır Vallahi onların dini bizimkinden daha hayırlıdır.” Babam sözlerimden korktu ve dinimi terk edeceğimden çok endişelendi. Ve yine beni eve hapsetti. Bacağıma zincir vurdu. Her fırsat bulduğumda Hıristiyanlara haber gönderdim ve şöyle dedim: “Şam’a gitmek isteyen bir kervan gelirse bana haber verin.” Az bir zaman sonra Şam tarafına giden bir kervan geldi ve bana haber verdiler. Zincirlerimden kurtuldum ve onlarla birlikte gizlice Şam’a gittim.
Oraya vardığımızda dedim ki: “Bu dinin en faziletlisi kimdir?” Dediler ki: “Filanca kilisenin çoban olan piskoposudur.” Ben de ona gidip şöyle dedim: “Ben Hristiyanlığa ilgi duydum ve sizinle kalmak, hizmet etmek, bu dini öğrenmek ve sizinle birlikte dua etmek istiyorum.” Piskopos bana “içeri gel” dedi. Yanına girdim ve ona hizmet etmeye başladım. Kısa zaman sonra onun kötü bir adam olduğunu anladım. Kendisine tabi olanlara sadaka vermelerini emrediyor ve bunun karşılığında onları ödülle müjdeliyordu. Ama eğer Tanrı için harcaması için bir şey verirlerse onu kendine alıyordu. Fakirlere, yoksullara asla bir şey vermiyordu. Öyle ki yedi küp altın toplanmıştı. Bunu görünce ondan nefret ettim. Kısa bir süre sonra da öldü. Hıristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Onlara şöyle dedim: “Bu arkadaşınız kötü bir adamdır, size sadaka vermenizi emrediyor, buna teşvik ediyor ama aldığını kendine saklıyor, yoksullara ve fakirlere vermiyor.” Dediler ki: “Sen bunu nerden biliyorsun?” Ben de onun hazinesinin nerede olduğunu göstereceğimi söyledim ve ardından da gösterdim. Oradan altın ve gümüşle dolu yedi küp çıkarttılar. Bunu görünce dediler ki: “Vallahi onu gömmeyeceğiz.” Sonra çarmıha gerip onu taşladılar.
Sonra çok zaman geçmeden onun yerine farklı birini atadılar, ben de onun yanında kaldım. Bu dünyada o adamdan daha zahid, ahireti daha çok isteyen, gece gündüz ibadet etmede daha gayretli bir adam görmedim. Onu çok sevdim. Bir süre de onunla kaldım. Ölümü yaklaştığında dedim ki: “Ey Filanca, bana kimi tavsiye edersin, senden sonra kimin yanında kalayım?” Dedi ki: “Oğlum Musul’da filanca kişi dışında benim gibi yaşayan birini tanımıyorum. O yoldan sapmamış, değişmemiştir, sen onun yanına git.” Bu kişi vefat edince Musul’daki adamın yanına gittim. Vardığımda hikayemi anlattım. Ve dedim ki: “Filanca kişi vefat edeceği zaman bana sizi tavsiye etti. Sizin hakka sıkıca bağlı olduğunuzu söyledi.” O da “tamam benimle kal” dedi. Ben de kaldım ve onda da güzel şeyler gördüm. Sonra ona da ölüm yaklaştı. Ona da dedim ki: “Ey Filanca, Allah’ın emri sana geldi, sen benim hakkımdaki her şeyi biliyorsun. Bana kimi tavsiye edersin? Bana kiminle kalmamı emredersin?” dedi ki: “Ey oğul, kendim gibi birini tanımıyorum. Ancak Nusaybin’de biri var, sen ona katıl.”
Bu kişi de mezara girince Nusaybin’deki kişiye gittim, yaşadıklarımı anlattım, efendimin bana tavsiyesinden bahsettim. O da “benimle kal” dedi. Onunla kaldım ve onu da önceki iki hocam kadar hayırlı biri olarak gördüm. Yine çok geçmeden ona da ölüm geldi çattı. Ölüm döşeğinde ona da sordum: “Benim hakkımdaki her şeyi biliyorsunuz, bana kimi tavsiye edersiniz?” Dedi ki: “Oğlum Vallahi Ammuriye’de yaşayan filanca kişi dışında benim gibi birini tanımıyorum. Sen onun yanına git.” Ona gittim ve her şeyi anlattım. O da yine “benim yanımda kal.” Dedi. Kaldım, o da arkadaşlarının yolunu izleyen biriydi. Onunlayken inekler ve küçük bir koyun sürüsü satın aldım. Diğer hocalarımın başına gelen onun da başına geldi, ölüm döşeğinde ona da sordum: “Durumumu biliyorsunuz, bana kimi tavsiye ediyorsunuz, ben ne yapayım?” Dedi ki: “Oğlum, Vallahi dünyada benim gibi hakka bağlı kalmış başka hiç kimseyi tanımıyorum. Fakat bir zaman gelecek ve Arapların arasından biri çıkacak, İbrahim’in dinini getiren bir peygamber gelecek. Sonra o kendi topraklarından iki tarla arasındaki hurma diyarına göç edecek. Gizlenemeyen alametleri olacak. Sadakayı değil sadece hediye olanı alacak. Eğer yapabilirsen ona katıl.” Sonra ölüm onu yakaladı. Bir süre daha Ammuriye’de kaldım. Ta ki bir grup Arap tüccara rastlayıncaya kadar… Onlara şöyle dedim: “Eğer beni Arapların diyarına götürürseniz bu inekleri ve diğer hayvanlarımı size veririm.” “Tamam götürürüz.” Dediler. Ben de hepsini onlara verdim. Beni Vadi el-Kura’ya kadar götürdüler. Medine yolunda beni bırakıp Yahudi bir adama sattılar. Onun hizmetine girdim. Tabi Cahiliye dönemindeydi. Sonra bir gün Beni Kurayza kabilesinden amcaoğlu onu ziyaret etti. Beni ondan satın aldı ve Yesrib’e götürdü. Ammuriye’deki kişinin tarif ettiği gibi bir şehirdi, orada hurma ağaçlarını gördüm. O şehrin anlatılan yer olduğunu anladım. Orada kaldım. Rasulullah (s.a.v.) o sırada Mekke’de kavmini İslam’a davet ediyordu. Fakat adını hiç duymadım. Çünkü köleliğin gerektirdiği işlerle meşguldüm. Sonra Efendimiz (s.a.v.) Yesrib’e hicret etti. Bir hurma ağacının tepesinde çalışıyordum. Efendim de altında oturuyordu. Amcaoğlu yanına gelip şöyle dedi: “Allah Kayla oğullarını kahretsin. Yani Evs ve Hazrec’e lanet olsun. Onlar Kuba’da toplandılar, bugün bir adamın geleceğini ve peygamber olduğunu iddia ediyorlar.” Bu sözleri duyar duymaz hummaya benzer bir ateş beni sardı ve çok şiddetli sarsıldım, neredeyse efendimin üzerine düşecektim. Hemen hurma ağacından indim. Adama sürekli “sen ne diyorsun?” diyordum. Haberi tekrarladı. Efendim öfkelenip bana sert bir tokat attı. Bana “sana ne, işine dön” dedi. Öyle yaptım, akşam olunca topladığım hurmaları aldım ve Rasulullah (s.a.v.)’in kaldığı yere gittim. Yanına girdim ve dedim ki: “Senin salih bir insan olduğunu ve senin yanında mazlumların, ihtiyaç sahipleri olduğunu duydum. Benim yanımda sadaka için hurmalar var, sizin buna daha layık olduğunuzu düşündüm.” Ona uzattım. Efendimiz “Yiyin” dedi, elini uzattı ama yemedi. Kendi kendime “bu bir” dedim. Sonra ordan ayrıldım ve yine hurma toplamaya başladım. Rasulullah (s.a.v) Kuba’dan Medine’ye gelince yanına gittim. Dedim ki: “Sizin sadaka olanı yemediğinizi gördüm. Bu size hediyemdir” Ve ona ikram ettim. Kendi de yedi, ashabına da yemelerini söyledi. Kendi kendime “işte bu da iki” dedim. Rasulullah (s.a.v.) ona baktığımı görünce, onu tanıyınca ona doğru koştum, onu öptüm ve ağladım.” Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Hikayeni anlat” Ben de ona hepsini anlattım ve memnun oldu. Ashabının da bunları duymasına sevindi. Onlara da anlattım, çok şaşırdılar. Aynı zamanda çok sevindiler.
Selman-ı Farisi’ye selam olsun. Bir gün kalktı ve her yerde hakkı aramaya koyuldu. İşte hak budur. Zorluklara katlandı ve onlar sebebiyle köle oldu. Kendini ve sahip olduğu her şeyi sattı. İnekler, koyunlar… Arap diyarına gelmek için onları sattı. İşte hak değerlidir. Allah’ın hakikati değerlidir.
"Bizim aşkımız kolay değildir; kim onun kolay olduğunu iddia ederse ona deriz ki: Sen bizi hiç tanımamışsın!
Aşık için aşkın en kolay yolu canından olmak (ölmek) iken; bir yiğidin en zor can verdiği an, bizden ayrı kaldığı (hicran) gündür."
İşte bu yüzden ödediği bu ağır bedelle Selman-ı Farisi ırkçılığın olmadığı İslam’ın bir sembolü oldu. Allah Teala şöyle buyuruyor:
﴾ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ ﴿
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”
[ Hucurat Suresi: 13 ]
Salman el-Farisi’ye, hakikati tanıdığı ve ona en güçlü imanla inandığı güne selam olsun; vefat ettiği güne ve dirileceği güne selam olsun.